Hislerimi anlatan Zeki Müren şarkıları eşliğinde adeta kendimi acıya kırbaçlatırdım

Kendimi yanlız hissetiğim günlerde seni düşünüyorum.

Gün boyu odamdan hiç çıkmadım. Uyandığımda dahi perdeyi aralayıpta gün ışığına bakmadım bile. Baksaydım, balkondan balkona çamaşır asıp ev hallerini anlatan ev hanımlarının rutin dedikodularını dinleyecektim.

Belki gün ışığıyla birlikte duyacağım bu dedikodular bende küçük bir hareketliliğe yarayacak ölü gibi uzandığım yatağımdan doğrulacaktım. Bütün günüm tavuk kümesini andıran bu odada geçmeyecekti.

İnat ettim. Acı çekmek istercesine, yapmadım. Merak etmedim gün ışığını. Başımda ki ağrı ile vücudumdaki ateşin arasında sıkışan bedenimi, sakladığım ince çarşafın altından çıkarmadım.

Öylece ‘ölüme yatmak’

Bütün bunlar dün gecenin kalıntılarıydı. Her gece öyle olurdu zaten. Uzandığım yatağımda bir sağa bir sola döner odanın tavanını izlerken kendi kendime ne zor şeydi şu hayal kırıklığı diye mırıldanmadan duramazdım.

Hislerimi anlatan Zeki Müren şarkıları eşliğinde adeta kendimi acıya kırbaçlatırdım.

Ben seni unutmak için sevmedim
Gücüme gidiyor böyle yaşamak
Gözlerin doğuyor gecelerime
Mehtaplı geceler

Sanki bütün şarkılar, yıllar öncesinden benim için yazılmıştı. Şarkılar bittikçe tekrar tekrar dinliyordum. Her cümlesi bir kırbaç gibi kalbimde derin izler bırakıyordu.

Geç uyumuş öğleye doğru uyanmıştım. Bedenimdeki ter kokusunu kokluyor. Tiksinir şekilde bir yüz ifadesine bürünmüyordum.

Yaşamalıyım, bu hikayenin sonunu merak ediyorum dediğim günlerde, sensiz geçen günlerin özlemiyle kalbimin derinliklrinde sana ait hislerimi düşündüm…

Senden sonra

Küçük bir mahalle lokantasında çalışmaya başlamıştım. Senden fiziksel ve mekansal olarak ayrıldıktan sonra sabahları iş yerlerini açtıktan sonra gelen müşterilere çorba servisi yapan garson…

Öğle oldukça yoğun olurdu. Yemeğine gelen işçi, emekçi insanlar tıka basa doldururlardı lokantayı. Bir baştan bir başa. Hangi masaya koşturacağımı şaşırırdım.Bir an o hengameden kurtulmanın fırsatını kolardım.

Para kasasının hemen yanında duran telefonun çalmasıyla dış servise yemek taşımaydı, bu kaçış. Hızlıca koşar telefona cevap verir, önümdeki küçük deftere sprişleri not edip telefonu kapatırdım.

Ben mutfaktan yuvarlak metal tepsiyi alıp geldikten sonra listedeki yemekler hazırlanmış şekilde cam tezgah üzerinde hazır olurdu. Bana kalan servis sayısınca çatal, kaşığı koymak ve yeteri kadar dilimlenmiş ekmeği yemeklerin yanına bırakmaktı.

Ardı arkası kesilmeyen öğle yemeği… dışardaki servisi de lokanta içerisindeki yoğunluğu aratmazdı.

Tek farkı kapalı alanda bulunmamdı. Dışarısı, yoğunluğun vermiş olduğu stres ve siniri alırdı, ferahlardım. Dışarıya götürdüğüm her servis, benim için küçük bir sigara molası fırsatı verirdi.

Öğlenin yoğunluğu, yerini sakinliğe bırakır, karanlık çökünceye kadar hafif bir tempo olurdu.

Şef garson;

  • Dışarı servis tabaklarıın ücretleriyle birlikte alındı mı? diye hatırlatma yaparken diğer yandan kasanın önünde duran deftere bir göz atardı.
  • Hadi oğlum kalanlar ücretleriyle birlikte bir koşu al, diye hep ricada bulunma nezakei gösterirdi. Nihayetinde, o da bir işçiydi, bu hiyerarşik yoldan geçmişti. Alt üst ilişkisini iyi bilir, iyi niyetli yaklaşımları ile gönülleri okşardı. Onun da kendi ustalarından aldığı en güzel ders, birine bir şeyleri yaptırırken incitmeme hasasiyetiydi.

Kırılmışların yeri

Küçük mahalle lokantasından çıkar çıkmaz, ilk işim kaçak sigara satılan pasaja girmek olurdu. Paketim yarısına kadar dolu olsa da ben,hem kapanır da kaçak sigara bulamam hem de tekel sigarasına bir dünya para vermemem lazım diye kendi kendime telkinde bulunurdum.

Merdiven altı dükkandan çeriye, selam verip girerken sigaram masa üzerine konulur parasını bırakıp sigarayı alırdım. Aramızda pek bir diyalog yaşanmazdı. Pasaj içerisine doğru ilerler, çay ocağına geçerdim. Tavşan kanı çayım gelirdi. Üst üste sigaralar yakarken öte yandan son yudumu kalmış çayım, çaycı tarafından bir yenilenirdi.Hem dinlenir hemde haftalıklarımdan biriktirerek aldığım telefonumun duvar kağıdındaki resmine bakardım.


Pembe bir kazak, simsiyah saçlar ve zeytinimsi gözlerinle bir masa başında iki elinle bağdaş kurulmuş, kameraya bakmıştın. Derin çektiğim sigara dumanı, telefon ekranının üzerinde bir sis oluştursa da ellerimle dağıtır, özlemle, hasretle, büyük bir aşkla bakardım.

Olaylı ayrılmıştık, arayamazdım tabi. Bir gün kavuşacağım ümidini taşırdım, ömür boyu bir ayrılığın karamsarlığını yüreğimde taşımak yerine.

Duygularımı, iki dörlükten oluşan bir şiirin, tek kıtasına sığdırırdım. Seni ne kadar istediğimi o dörtlük anlatırdı. Belki o dörtlüğü yazan da, benim seni sevdiğim gibi sevmiştir, sevdiğini. Kendi kendime Necip Fazıl Kısakürek’e ait ‘Beklenen’ şiirin ilk dörtlüğünü sürekli mırıldanırdım.

Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar.

Benim için tek kıtadan ibaretti bu şiir. İkinci kıta beklemenin ardındaki pişmanlığı hatırlatıyordu.
Hem biz seninle daha kavuşamamıştık ki…
Giriş kısmında bir manav olan, içerisine doğru terzi, sigaracı en sonunda ise bir meyhanenin arka kapısı bulunurdu, pasajın. Meyhanenin ön kapısı ana caddeye bakıyordu.

Bir kadın, bir adam

Dertlilerin, kulanılıp bir köşeye atılanların, kırık dökük hikayeleri olan insanların mekanıydı. Onca insan arasında iki kişi çok dikkatimi çekerdi. Orta yaşta olmasına rağmen yaşlı bir yüz taşıyan bir kadın ve elini hiç bırakmadan kendisiyle gezdirdiği 7-8 yaşlarındaki çocuğu…

Pasaj içerisinde çay ocağına ait kurulu bir sandalyede oturur, çayını içer ara ara oğlunun başını okşardı. Anlatmışmıydı acaba çocuğuna, hikayesini ?Kendisine, babam kim diye sorulduğunda.Yaşlanıp çirkinleştikçe, meyhanenin mutfağında çalışmaya başlamış…

Bir diğeri saçı sakalı ağarmış, yaz kış hiç askeri üniformasını çıkarmayan adam olurdu. Pasaj ortasında durur, sigarasından yudumlar alıp verirken iki elini açar dakikalarca beklerdi.

Dikkatimden kaçmayan bir kadın ve bir adam, pek bir şey anlatmazlardı. Biri elini tutuğu yavrusuna diğeri üzerindeki üniformasıyla hikayelerinden sessizca bahsediyorlardı. Ben gizemi adamın duruşunda görüyordum.

Kötü bir hayatın sürüklediği bu bataklık gibi hayatta elbette tek suçlu kadın değildi. Suç, suçlu ve toplum ilişkisinde adaletli olmak gerekirdi. ‘Suçu toplum hazırlar, suçlu da işlerdi.
Kendiliğinden değişen insanlar olduğu kadar toplumun dönüştürdüğü insanlar da vardı. Her suçta, toplumun bir parça kusuru vardı.

Kısa bir araya sıkıştırdığım bunca şeyden sonra, dışardaki boş yemek tepsilerini ücretleriyle toplar ve mahzun bir şekilde lokantaya dönerdim.

Hergün o saatte, orada, o duygular içerisinde, o insanların içerisinde olurdum. Aşkımı kimseye anlatmazdım. Onun yerine bir arkadaşı sorar gibi, arkadaşlarımdan onunla ilgili bilgi alırdım.

  • İyi, merak etme, derlerdi.

Arada o da beni soruyormuş dediklerinde bir araya gelme ümidim artardı.

Yazdıkça daha acımasız olur bazen

Devamı haftaya…

Sağlığın için evde kal Türkiye

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz