Kanal İstanbul projesinin çevresel etkilerini araştırırken değerli dostum ve kentsel dönüşüm konusunu bu ülkede en iyi bilen isim olan Taner Topçu Küçük Çekmece’de ki nükleer tesislere dikkatimi çekti. Kendisi bu bölgede kentsel dönüşüm ile ilgili olarak daha önce yapmış olduğu çalışmaları anlattı ve bu tesisin olası bir kanal İstanbul projesine yönelik etkilerinden bahsetti.

Türkiye, 1955 yılında ABD ile atom enerjisini sivil amaçlarla kullanmada işbirliğini öngören bir anlaşma imzalamış ve 1956 yılında bir araştırma reaktörü kurulması için çalışmalar başlatılmıştı. Küçükçekmece Gölü kenarında 1959 yılında ilk nükleer tesis olan 1 MW gücündeki TR-1 araştırma reaktörünün temeli atıldı ve “Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi” ÇNAEM kuruldu. Daha sonra radyoizotop geliştirme amacıyla TR-2 araştırma reaktörü faaliyete geçti. 

Nükleer tesis demek aynı zamanda nükleer atık ortaya çıkması da demektir bu yüzden Türkiye’de bulunan radyoaktif atıkların toplanması, bunların işlenmesi ve depolanması için gereken tesisin Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi (ÇNAEM) bünyesinde kurulmasına yönelik çalışmalara 1974 yılında başlandı. Bu amaçla, Uluslararası Atom Enerji Ajansından (IAEA) teknik yardım programı kapsamında 1983 yılından başlayarak ekipman, uzman ve eğitim yardımı sağlanmıştır. Kimyasal işleme, çimentolama ve hidrolik presleme ünitelerinden oluşan, 100 m3 /yıl sıvı ve günde 5-10 adet 200 litrelik katı radyoaktif atığı işleyebilecek kapasitede olan bu tesis, Mayıs 1989’da işletmeye açılmıştır. Ülkemizde biriken bütün atıkların, işlenmek üzere doğrudan ÇNAEM’e nakledilmesi gerekmektedir. 

Türkiye’nin ilk ve tek lisanslı radyoaktif atık tesisi olan bu Radyoaktif Atık Yönetimi Tesisinin görevi ülkemizde hastanelerden, üniversitelerden ve endüstriyel kuruluşlardan bu tesise getirilen düşük aktiviteli radyoaktif atıkların toplanması, sınıflandırılması, işlenmesi ve depolanmasıdır. Bu merkezin ana amacı insanın ve çevrenin korunması esas alınarak uzun yarılanma süresine sahip atıklar ile yüksek aktiviteli atıkların teslim alınıp geçici depolanması ve fiziksel güvenliklerinin sağlanması ayrıca yüksek düzeyli radyoaktif atıkların işlenmesi ve depolanması ile alakalı faaliyetlerin yürütmesi ve ilgili konularda gerekli olan araştırmaları yapmaktır. 

Düşük düşük aktiviteli radyoaktif atıkların yüksek hacmi, uzun süre geçici depolarda bekletmeyi zorlaştırmakta ve nihai gömü yerlerinin seçimini daha acil hale getirmektedir. 

Ülkemizde, 196O’lı yıllardan başlamak üzere çeşitli radyoaktif maddeler değişik uygulama alanlarında kullanılmaktadır. Bu uygulamalar sonunda meydana gelen radyoaktif atıklar düşük seviyeli atıklar grubuna girmektedir. Bir nükleer santral veya bir yakıt çevrimi kurulmadığı sürece de, yurdumuzdaki atıkların seviyesi genelde düşük seviyeli atıklar düzeyinde olacaktır. Ülkemizde son yıllarda ithal edilen radyoaktif maddelerin sayısı hızla artmakta ve bunların % 65’i tıpta, % 30’u endüstride ve % 5’i de araştırma amacıyla kullanılmaktadır. 

İstanbul’da bulunan ÇNAEM, şehir merkezine 30 km uzaklıkta Küçük Çekmece gölü kıyısındadır. Atık işleme tesisi iki ana binadan oluşmakta olup, bunlar ofis ve işletme binalarıdır. Ayrıca, 600 varil kapasiteli atık varillerin depolandığı uzun süreli atık bekletme deposu da bulunmaktadır.

İşte hem işletmeden çıkarılan 1962’de devreye alınan 1 MW gücündeki T1 ve 1981 yılının sonunda devreye alınan 5 MW gücündeki T2 Nükleer Reaktörleri ve hem de bu atık yönetim tesisi tam da yapılması düşünülen Kanal İstanbul’un güzergahı üzerindedir. Kanal bu güzergahtan geçer ise bu tesislerin sökülüp tüm nükleer atıkların güvenli ve etrafa bulaşmayacak bir şekilde başka bir bölgeye nakledilmesi gerekecektir!

Bu bölgede bulunan radyoaktif atıklar ve nükleer atık ile kontamine olmuş her toprak, her kaya, her beton ve her çelik parçasının güvenli bir şekilde, insana ve çevreye zarar vermeden taşınması son derecede ciddi ve tehlikeli bir iştir. Taşımak da yetmez bunların gömülerek depolanması da ayrı bir ciddiyet gerektirir.

Nükleer tesislerin sökümü için beklenmesi gereken ve bazı tesislerde 50 yıla kadar çıkan zaman dilimini de unutmamak lazımdır.

Umarım ÇED raporunu hazırlayanlar bu konuyu atlamamışlar, dikkate almışlardır,  gene de ben her ihtimale karşı bir hatırlatayım dedim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz