İvan Desinoviç, Diktatör Stalin zamanında Sibirya toplama kamplarında kalmakta olan bir mahkumdur. Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış olan Aleksandr İsayeviç Soljenitsin bu ünlü romanında işte bu fikir suçlusunun hapishanede geçen 24 saatini anlatmaktadır.

1970’li yıllarda zevkle okuduğum bu roman 15 günden beri Koronavirüs sebebiyle evimizde karantinaya alındığımız şu günlerde yeniden aklıma geldi.

İvan Desinoviç sabah günden doğmadan çok önce o sefil yatağından uyandırılır. Sabah kahvaltısı olarak kendisine ölmeyecek kadar birşeyler verilir. Biraz sonra kampın önüne yanaşan üstü kapalı kamyonlara bindirilir. Kamyonlar şehirde yapılan etrafı çevrili inşaat alanına yaklaşır. Mahkumlar inşaatta akşama kadar çalıştırılır. Akşam kamyonlar tekrar gelirler ve mahkumları kampa taşırlar. Kamyonların kiminin üzerinde ET SEVKİYATI, kimisinin üzerinde MEYVE SEVKİYATI yazmaktadır.


Soğuk savaş günlerinde SSCB propaganda gücü. Nitekim Amerikalı gazeteci Moskova’yı anlatırken aksayan bazı hususların olduğunu ama “et ve meyve sevkiyatlarının” kusursuz çalıştığını gazetesine bildirecektir!
İvan Desinoviç, bu yorucu işte ayakta kalmak için bir kaşık fazla çorba, bir dilim fazla ekmek alabilmekten başka hiçbir şey düşünmez. Bütün gücünü ve ümitlerini dikkatli kullanmak zorundadır. Roman okuyucuyu hiç sıkmadan bir mahkumun 24 saatini nasıl geçirdiğini edebi bir üslupla anlatır.


İşte Koronavirüs salgınında 65 yaş üstü bir kişi olarak 15 günden beri evden dışarı çıkmıyoruz/ çıkamıyoruz. Allah’a şükürler olsun bizim karantina günlerimiz İvan Desinoviç’in mahkumiyet günlerine kıyasla çok daha iyi. Her türlü konforumuz var.
Allah devletimize zeval vermesin. Emekli maaşımız kuruşuna kadar gününde hesabımıza yatıyor. Borcumuz yok, yatırımımız yok. İki emekli maaşı bize fazlasıyla yetiyor. Devletimizin “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” kampanyasına karınca kararınca birşeyler veriyoruz. Çevremizde yardım etmemiz gereken kişilerimiz var. Hiçbir ücret ödemeden “Bireysel Bankacılık” sayesinde onlara da EFT’lerini yapınca insan birazcık olsun ferahlıyor ve bencilliğin yükünden kurtuluyor.


Akşam geç yattığımız için sabah mecburen geç başlıyor. Ama sabah güneşin doğuşunu seyir etmenin mutluluğunu da ihmal etmiyoruz. Sabah oldukça uzun bir kahvaltı, arkasından çiçeklerle limonluk haline gelmiş bulunan balkonumuzda karşılıklı bir Türk Kahvesi.
Karantinanın ilk günlerinde sitemizin hemen karşısındaki park içerisinde saat 14.00’den sonra yürüyüş yapıyordum. Durum daha kötüleşince parkta tek başıma da olsa yürüyüşe çıkmaktan vaz geçtim. Artık 24 saat evdeyim.
Dostlarımız, kardeşlerimiz, öğrencilerimiz telefon edip bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyorlar. Bu anlatılmaz bir mutluluk veriyor. “Demek ki benim de sevenlerim varmış” duygusu inanılmaz güzel bir duygu. Bazen insanı ağlatacak kadar güzel. Kimi dostlarımız bununla da yetinmeyerek poşetleri doldurup bizzat geliyorlar. Ama son derece kurallara uygun şekilde. Eldivenleri ile, maskeleri ile gelip kapıdan getirdikleri poşetleri teslim edip sessizce gidiyorlar.


Bir tarafta bu salgın hastalıktan yararlanarak 5 liralık bir şeyi 15 liraya satmaya çalışan felaket vurguncuları, diğer taraftan felakette bile büyüklerini unutmayan idealist gençlerimiz. Çok şükür ki bu idealist gençlerimizin sayısı diğerlerinden fazla. İşte bu milletin büyüklüğü.
Haberlerde hemen hemen 24 saat Koronavirüs. Devletin verdiği istatistik raporlar. Yapılan test sayıları, vak’a sayıları, solunuma cihazına bağlananlar, ölenler, kurtulanlar. Her kanalda uzman hekimler konuşuyor, halkı aydınlatmaya çalışıyorlar. 14 kuralı artık ezberledik. Eşim bunları benden daha çok dinliyor. Onlar 2 defa demişse, o 3 defa yıkıyor. Elleri 20 saniye sabunla yıkamanın yetmeyebileceğini düşünüyor. Umarım bu tedbirleri daha fazla artırmaz. Bazı psikologlar da bu kadar korku içinde yaşamanın olumsuz sonuçları üzerinde duruyorlar.
Yurt dışından getirilerek Samsun’da KYK yurtlarında karantinaya alınan doktora öğrencilerimiz var. Onlarla haberleşiyoruz. Birbirimize moral veriyoruz. Eve kapandığımız için kitaplarımız ve bilgisayarımız çalışma ofisimizde kaldı. Bu yüzden bilimsel çalışmalarımız durma noktasında. İçinde bulunduğumuz felaketi en az zararla atlatabilmek için köşe yazılarımızla destek vermeye çalışıyoruz.


İvan Desinoviç’in Bir Günü kadar zor şartlarda değiliz. Maddi bakımdan her türlü imkânımız var. Sağlık Bakanlığımız ve bütün sağlık çalışanlarımız fedakârca çalışıyor. Hatta kendilerini feda etmekten çekinmiyorlar. Belediyeler, Aile Sağlık Merkezleri, polisimiz, jandarmamız, bekçimiz, askerimiz hepsi görevlerinin bilincinde. Hepsine minnet borçluyuz.


Evde bir süre daha karantinamızı devam ettirmek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Kuralı çiğneyenlerin, hafife alanların sadece kendi hayatları ile kumar oynamadıklarının da bilincindeyiz. Alınan tedbirlerin her geçen gün şiddetlenmesi, hürriyetlerin kısıtlanması da bu “bana bir şey olmaz” havasında yaşayanlar yüzünden. Ama sanırım onlar da artık yaptıklarının hata olduğunu anladılar veya yasakları görünce anlamak zorunda kaldılar. Bugün 01 Ocak 2000’den sonra doğanlar da 65 yaşını dolduranlar gibi izinsiz sokağa çıkamayacaklar.
Evde kalalım. Sevdiklerimizin hayatını tehlikeye atmayalım. Bu kötü günler elbette geçecek. Sağlık ve esenlikle kalınız.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz