İtirafname!

0
249
Figen Akat
Figen Akat
- Reklam -

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumun suçlularını ararken geriye, 10 Kasım 1938’e kadar gitmek gerekiyor… Atatürk öldüğünde, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşamakta olanları sınıflandırarak başlayayım…

Bunları kabaca; “En zor ve en başarılı yıllara tanıklık etmiş, bu nedenle Atatürk’e içtenlikle bağlı yetişkinlerle onların Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine bağlı olarak yetiştirdikleri çocukları, o çocuklara çağdaş bir eğitim veren öğretmenler, nesiller boyu etrafına toplanmış insanları sömürerek yaşamaya alışmış toprak ağaları ve onların aileleri, dini bir sömürme unsuru olarak kullana gelmiş ve Atatürk tarafından başları ezilmiş din tüccarlarına özenenler” olarak sıralayabiliriz.

Atatürk ölünce, bunların arasından ilk karşı devrim hareketine cesaret edebilenler toprak ağaları oldu… İlk hedef, insanları eğitecek öğretmenleri yetiştiren köy enstitüleriydi. CHP’yi yeni bitmiş İkinci Dünya Savaşı’nın hediyesi olan “komünizm tehlikesi” ile tehdit edip, köy enstitülerini kapattırmayı başardılar. Tabii bu arada din tüccarları da boş durmuyor ve sinsi planlar yapıyor, o koşullarda tek alternatif olan Demokrat Parti’ye destek veriyordu…

- Reklam -

1950’de Demokrat Parti iktidara gelince, asıl tabanı olan toprak ağalarının isteği gerçekleşmiş ve toprak reformu rafa kalmış oldu… Sıra, 1946-50 yılları arasında büyük destek veren din tüccarlarını mutlu etmeye gelmişti ve ilk iş olarak “Türkçe Ezan” yasaklandı… Bu sadece bir başlangıç oldu ve din tüccarları hızla örgütlenmeye giriştiler… 1950’li yılların ortalarında meydana kendilerine “Ticcani” diyen bir grup Atatürk heykellerine, balyozlarla saldırmaya başladı…

Ama bu, Atatürk’e içtenlikle bağlı olan yetişkinler ve onların çocuklarının çok sert tepkisiyle karşılaşınca, akamete uğradı… Demokrat Parti iktidarı geri adım atmak zorunda kaldı… Ama hiçbir zaman bu yobaz kalkışmaların üstüne, onları tamamen bitirecek bir kararlıkla gidemedi ve onların, moda deyimle “uyuyan hücrelere” dönüşmesine göz yumdu…

Amerika ile “iyi ilişkiler(!)” kurma çabası da, Türkiye’yi “soğuk savaşın” tam ortasında bırakmıştı… Türkiye’nin her tarafında Amerikan askeri üsleri kurulmuş, sokaklar Amerikan askerleriyle dolmuştu… Sinop’ta tüm Sovyetler Birliği’ni gözetleyebilen bir radar üssü, Ankara Gölbaşı’nda bir istihbarat üssü, Yalova’da bir deniz üssü ve İncirlik’te nükleer silahlarla dolu bir hava üssü gibi…

1957 seçimleri, Demokrat Parti için sonun başlangıcı gibiydi. Hala iktidardaydı ama, büyük yara almıştı… Sertleşmeye, rakip gördüklerini ezmeyi denemeye başladılar… Tahkikat komisyonları kurmaya kalkıştılar ve macera 27 Mayıs 1960’da bitti.

…Ve Türkiye 1961 Anayasa’sı ile tanıştı… Bir Kurucu Meclis’in eseriydi bu Anayasa… Özgürlükçü, bir demokraside olması gereken tüm kurumları getiren, kısacası olması gerektiği gibi bir Anayasa’ydı…

Ama Türkiye’nin üstündeki dış eller geriye çekilmeyi düşünmediler bile… Bir sağ/sol çatışmasının temelleri atıldı ve böylece 12 Eylül darbesine giden yol açılmış oldu… Her iki taraftan da çok evladını kaybetti Türkiye… İşin en ilgi çekici yönü ise Atatürkçülük kavramının yok olmaya başlamasıydı… Solcu yazarlar onu “burjuva paşası” ve “lumpen” olmakla suçlarken, ya da yobazlar “deccal” derken; sağdan itiraz edenler de yoktu…

Birilerinin “bizim çocuklar” dediği 12 Eylül darbecilerinin zamanında Türkiye, o birilerinin “fırsat bu fırsat” diyerek yarattığı ASALA terörüyle tanıştı… Bereket Ermeniler ipin ucunu kaçırıp Paris’te Fransızları da öldürdüler de, ASALA bitti.

Ama Türkiye’nin “terörsüz kalmasını” istemedi o birileri ve kısaca “Apocular” diye bilinen eşkıya çetesini “PKK” adıyla başımıza sardılar… Yine evlatlarımız öldü tabii… Ta ki Türkiye Suriye posta koyup Apo’nun Suriye’yi terk etmesine ve sonunda Türkiye’ye getirilerek yargılanıp içeri atılmasına kadar…

…Ve o birileri, Türkiye’nin sesinin bu kadar çok çıkmasından mutlu değildi tabii… Önce koalisyondaki bir parti liderini kandırıp ülkeyi seçime zorladılar, sonra da biz AKP iktidarı ile tanıştık… Sonrasını biliyorsunuz zaten…

Bu durumun suçlularını arıyorduk değil mi..? Kesinlikle “kendi çıkarları için ince hesaplar yapan başka ülkeler” değil suçlu olanlar… Bu onların hakkı… Asıl suçlu olanlar, Türkiye Cumhuriyeti’ni korumayı beceremeyen bizleriz… Hepimiz..!

- Reklam -

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz