Her ülkede toplumun değişik kesimlerinden, farklı tonlarda da olsa itiraz sesleri yükseliyor. Her kesimin beklentisi, kendi varlığının sürdürülmesinde, asgari koşulların sağlanmasında ve hayatını devam ettirmesinde, yaşam koşullarının uygun hale getirilmesi talebini ortaya koymaktadır.


Virüs salgını toplumda bireyleri o kadar yalnızlaştırdı ki, insanlığın kendini ve yaşadığı ortamı yeniden düşünmesine sebep oldu. Hani bir söz vardır ya kalabalıklar içerisinde yalnızım diye. Tam da öyle oldu. Daha birkaç ay önce kalabalıklar içerisinde kaybolup giderken, bir gün artık birileri, yaşadığınız yaşam normal değil, yeni normal tanımını yaparak şu ya da bu şekilde hayatınızı sürdürmeye alışacaksınız denilmektedir.
Şimdiye kadar sosyalleşelim, karşılıklı birbirimizi dinleyelim, empati kuralım, güçlerimizi birleştirelim daha da önemlisi yana yana duralım, saflarımızı daha sıklaştıralım diyerek, yalnızlığımızı hafifletmeye çalıştığımız bir dönemden bunun tam tersi, aramıza sosyal mesafe koyalım- bunun doğrusu fiziksel olması gerekir- durumuna gelindi.


İşin esası da bu, mesafe koyma meselesinin ne kadar zaman süreceğinin bilinmemesi. Bilinmez bir yol hep yoran bir yoldur. Ne kadar yokuş çıkacağınız ve hangi engebeleri aşacağınız ve ne kadar zaman gideceğiniz bilinmeyince, beyinde belirsizlik fiziki bir yorulma ortaya çıkarıyor.
Toplum içerisinde gündelik hayatta kaynayıp giden bireyler, sosyalleşmenin ve bunun en temel unsuru olan dayanışmanın, ortadan kalktığında yapa yalnız kalıveriyor.

Sahipsiz ve kimsesiz, kendini ait bir yere ait hissetmeme, çaresizlik içerisinde kendilerini buluyorlar. Bir arada yaşamanın en temel organizasyonu olan devlet, varlığının temeline insanı koymayıp onu sürekli denetim ve gözetim altına almaya çalışan, güvenlikçi politikalar ile sürekli üretimin bir parçası ve sürekli kar getiren bir araç olarak görünce, insan daha da yalnızlaşıp, kendine yabancılaşıyor.

Refah devleti ne zaman ortaya çıkmıştı. Ekonomik anlamda 1929 bunalımı ile hayatımıza girmişti. Kavram olarak daha da eskidir. Refah devleti ve sosyal devlet terimleri aynı kavram ve olguyu ifade etmektedir. Refah devleti 1942 yılında Beverdige Raporu ile bilinir hale gelmiş ise de ilk olarak 1880 Almanya’sında kullanır olmaya başlanmıştır. İlk uygulaması 1601 yılında İngiliz Kraliçe I. Elizabeth “ 1601 Elizabeth Yoksulluk Yasası” ve sonrasında çıkarılan yoksulluk yasaları olarak kabul edilir. Günümüze gelindiğinde Refah devletinin birçok uygulama biçimleri var ola gelmiştir.


Ekonomik ve toplumsal yaşama kamusal araçlarla doğrudan ve dolaylı olarak müdahale etme yetkisiyle donatılmış devlete, Refah devleti denilmektedir. Refah devleti ailelere ve bireylere asgari ölçülerde gelir garantisi sağlamasıdır. Ailelere ve kişilere, sosyal risklerin (işsizlik, hastalık, yaşlılık vb. gibi)üstesinden gelmeleri için destek olmak ve bu gibi olası durumlara karşı güvence altına almak üzere örgütlenmesi gereken bir devlettir.


Sosyal devlet ne zaman görünür hale geliyor, adalet bozulduğunda, yoksulluk toplumda yaygınlaştığında, yoksulluğa düşen kişileri, güçsüzleri, düşkünleri, bakıma muhtaç çocukları korumak gerektiğinde ortaya çıkıyor.
Kamu gücünü kullanarak toplumdaki eşitsizlikleri kaldırmak, zenginden yoksula doğru gelir eşitsizliğini yeniden düzenleyerek adil bir bölüşüm oluşturarak gündeme geliyor.


Dünyada ilk defa kısa ve aynı zamanda bütün ülkeleri etkileyen bu salgın hastalık gösterdi ki, ileri kapitalist Ülkerlerde hiçte toplumu düşünerek, onun insani ihtiyaçları üzerine örgütlenmiş devletler oluşmamış. Her konuda çok ileri olduğunu söyleyen birçok gelişmiş ülke, sınıfta kaldı. Devletin fonksiyonlarını küçümseyerek müdahil olmak istemdiler. Bırakalım hastalık kendi halletsin, ölen ölür kalan sağlar bizimdir tekerlemesinde olduğu gibi davrandılar. Ne zaman ki virüs sadece yoksulları, dışlanmışları ve kurdukları düzende çaresiz kalmış kesimleri değil, aynı zamanda zenginleri ve onun gözde idarecilerini de tehdit eder hale geldi, yarım yamalak önlemler almaya başladırlar. Yönetici sınıflar ve hükümet edenler kar esaslı anlayışlarından vaz geçmediler.


Her devletin vatandaşları değişik tepkiler gösteriyor. Kimi alınan önlemlere tepki gösteriyor, kimisi alınmayan tedbirlere. Ancak bir şey çok açık olarak ortaya çıktı ki, toplumdaki bir gerilmede devletin sosyal yanının var olması, bir güven unsuru olarak belirdi. Zor durmalarda riski karşılayan sosyal devlet, vatandaşlarının güvencesi oldu. İleri kapitalist ülkelerin her şey kar üzerine kurulu düzenlerinin, çokta insancıl olmadığı ortaya çıktı.


İnsanlığın üzerinde yaşadığı dünyayı, nasıl hor kullandığı da ortaya açık olarak çıktı. Doğa bu kısacık zaman diliminde insanlar tarafından tahrip edilmeyince kendini yenileyebileceğini de gösterdi. İnsanlık sadece kendi türüne zarar vermiyor, bütün canlı ve cansız varlıklara da zarar veriyor. Bu süreç doğayı anlamamıza yardım etmiş oldu.
Kar hırsı, daha fazlasına sahip olma çabası toplumları ve üzerinde yaşadığı dünyaya zarar veriyor, kamusallığı yok ediyor. Toplum olarak oluşturulan en yetkin organizasyon olan Devletin fonksiyonu, bir kez daha ortaya çıktı. Sosyal refah devleti olma özelliğinin ne kadar önemli olduğu.


Refah devletinin varlığı ve görevleri o kadar önemli hale geldi ki, sosyal güvenlik, eğitim, sağlık, istihdam, gelirin yeniden dağıtımı ve sosyal refah hizmetleri hayatımızın bundan sonraki dönemine yön verecektir. Ekonomik ve sosyal hayatın sürdürülmesinde istihdam, konut, kent ve çevre politikaları vb. gibi toplumun ve bireylerin temel yaşamlarına dokunmasına zorunlu ihtiyaç duyulacaktır.
Bu kısa zaman dilimi bile sosyal refah devletinin bir ihtiyaç olduğunu, kamusal duyarlılığı insanlığa bir kez daha hatırlattı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz