İKİ KAPTAN, TEK GEMİ: ROTA KİMİN ?

Bazen bir ülkenin en büyük krizi ekonomi olmaz…
Ne açlık…
Ne enflasyon…
Ne de ekranlarda saatlerce tartışılan rakamlar…

Bir ülkenin asıl çöküşü, insanların adalete olan inancını kaybettiği gün başlar. Çünkü hukuk çökerse yalnız mahkemeler susmaz; vicdan susar, umut susar, gelecek susar.

Bugün yaşanan tartışmaların merkezinde sadece bir kurultay, sadece bir dava ya da sadece bir siyasi parti yok. Bugün konuşulan şey; iradenin gerçekten kime ait olduğu, meşruiyetin nerede başlayıp nerede bittiği ve siyasetin ne zaman halktan kopup bir güç savaşına dönüştüğüdür.

“Mutlak butlan”…

Belki teknik bir hukuk kavramı gibi duruyor.
Ama bazen tek bir kavram, koskoca bir ülkenin ruh halini anlatır.
Kamu düzenine aykırıysa…
Genel ahlakı yaralıyorsa…
Kanunun emredici hükümlerini çiğniyorsa…
Bir işlem hiç yapılmamış sayılır. İşte toplum da bazen böyle hisseder. Sanki yıllardır yaşananlar hiç yaşanmamış gibi…
Sanki verilen sözler daha kurulurken hükümsüzmüş gibi…
Sanki insanlar sandığa umut değil, mecburiyet bırakıyormuş gibi…

Çünkü şeklen demokrasi yetmez. Şeklen seçim yetmez. Şeklen birlik görüntüsü yetmez. Ruhunda güven yoksa, en büyük bina bile çatlak temel üstüne kurulmuştur. Bugün insanların canını yakan şey yalnızca bir partinin iç krizi değil. Asıl acı veren şey; yıllarca değişim diye beklenen yapının kendi içinde geçmişin hesaplaşmalarına gömülmesidir.
Bir zamanlar aynı masada oturanların bugün birbirini mahkeme koridorlarında tasfiye etmeye çalışması…

Dünün “yol arkadaşı”nın bugünün “tehlikesi” ilan edilmesi…

Andaki hırslar uğruna koca bir hafızanın sıfırlanmaya çalışılması ve herkesin birbirine hukuk, ahlak, demokrasi anlatırken toplumun giderek daha büyük bir güvensizliğe sürüklenmesi…

İnsanların burnunun ucunu sızlatan şey tam da budur. Çünkü halk artık yalnız sonucu değil, samimiyeti kaybediyor. Bir genç ekranın karşısında sessizce şunu düşünüyor.

“Biz gerçekten hiç normal bir ülke göremeyecek miyiz?”

Bir emekli pazarda poşeti elinde ne düşünüyor…
“Bunlar birbirleriyle uğraşırken bizim hayatımız neden hep daha zor oluyor?”

Bir anne gece çocuklarına bakıp içinden geçiriyor…
“Bu kavganın sonunda gerçekten daha adil bir ülke çıkacak mı?”

Siyasetin en ağır yenilgisi sandık kaybetmekte değil… İnsanların kalbindeki inancı kaybetmekte. Çünkü bir toplum, koltuk savaşlarının büyüdüğü yerde küçülür. Tehlikeli kriz bağırarak gelen kriz değildir. En tehlikelisi, insanların artık hiçbir şeye şaşırmamaya başladığı andır. Bugün yaşananlar yalnızca bir hukuki tartışma değil; aynı zamanda büyük bir sosyolojik kırılmadır. Çünkü siyaset, fikirlerin yarışından çıkıp güç odaklarının satranç masasına dönüştüğünde…
İlkeler yerini hesaplara bıraktığında…
Liyakat yerini sadakate teslim ettiğinde…

Toplumda derin bir yorgunluk başlar. İnsanlar artık kimin haklı olduğunu değil, kimin daha güçlü bağlantılara sahip olduğunu konuşur.
Kimin ne söylediğini değil, hangi mahkemeye yakın olduğunu tartışır.

Dün kurultay salonlarında "değişim" diye coşkuyla el kaldıranların, bugün mahkeme kapılarında imza ve delege hesabı sayması tam da bu yüzdendir. Ve o gün demokrasi yavaş yavaş anlamını kaybetmeye başlar.
“Balık baştan kokar” derler. Ama bazen mesele yalnız baş değildir. Bazen bütün bir düzen yorulur.

İki kaptanın aynı gemide birbirine savaş açtığı yerde rota kaybolur.

Davul birinin boynunda, tokmak başkasının elindeyse; orada irade tartışması hiç bitmez.
Rüzgar ekenler ise bir gün mutlaka fırtınayla yüzleşir. Tarih bunu defalarca gösterdi. Çünkü geçmişle yüzleşmeyen yapılar, geçmişin gölgesinden kurtulamaz. Kendi içinde parçalanan hareketler, topluma umut veremez.
Ve halkın umudunu tüketen hiçbir siyaset uzun süre ayakta kalamaz.

Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey; daha yüksek sesle bağıran insanlar değil, daha temiz bir vicdan…
Daha sahici bir duruş…
Geri kapı pazarlıklarını reddeden, liyakati, kurumsal şeffaflığı ve ilkeli ortaklıkları merkeze alan somut bir vizyon…

Ve koltuktan önce memleketi düşünecek yeni bir iradedir. Çünkü bu ülke artık bitmeyen hesaplaşmalardan yoruldu. İnsanlar kavga değil güven görmek istiyor. Manipülasyon değil samimiyet görmek istiyor. Eski defterlerin açılmasını değil, çocuklarının geleceğinin açılmasını istiyor.

Bir ülkeyi ayakta tutan yalnız mahkemeler değildir. Bir ülkeyi ayakta tutan şey; adalete inanan insanların hala var olmasıdır.

SONSÖZ
Gemiler fırtınada batmaz; içeriye su aldıklarında batarlar.

Bugün Türkiye siyasetinin ve kurumlarının içine dolan su, dışarıdan gelen bir dalga değil, bizzat içerideki iktidar hırslarının sızdırdığı ahlaki aşınmadır. Manzara ne kadar karanlık görünürse görünrsün, unutulmamalıdır ki tarihin hiçbir döneminde toplumlar unvanların, koltukların ya da adliye saraylarının soğuk duvarlarının arkasına sığınanların peşinden gitmemiştir. Bir toplumun kaderini, tabelasında ne yazarsa yazsın meşruiyetini yitirmiş yapılar değil; adaleti bir adliye koridorunda değil kendi vicdanında arayan, gücü kişisel menfaatlerde değil ilkeli, liyakatli ve şeffaf bir duruşta bulan, aklını ve iradesini hiçbir güce teslim etmeyen temiz kalabalıklar belirleyecektir.

Rota elbet bir gün, o gemiyi fırtınaya sürenlerin değil, kıyıda umutla bekleyenlerin olacaktır.