HÜSEYİN GAZİ DAĞI

0
213
- Reklam -

Hüseyin Gazi Dağı mahallemizin tam karşında, bize bakıyor. 
Ankara’nın yüksekliği bin dört yüz rakımlı dağı. Hüseyin Gazi, Battal Gazi’nin babası.  Bizanslılar ile giriştiği savaşta yaralanır. At’ıyla ismi ile anılan Hüseyin Gazi Dağı’na ilerler. Kanının damladığı yerlerde çiçekler açar. Bastığı yerler çayır olur.
Dağın tepesinde bir mağara bulur, atı ile o mağaraya saklanır. “Benim için darlık mı var?” diyerek asasını mağara içindeki toprağa vurur, buradan su çıkar. Suyu önce atına içirir sonra kendi içer. Dağın doruğuna ulaşamadan burada şehit olur.
Çocukluğumuzda bir gece önce büyüklerimizden bu hikâyeyi dinleriz sonra da yılda bir kez, yaz aylarında Hüseyin Gazi Türbesi’ni kurbanımızı da alıp ziyaret ederiz. Yine bu yıl da her zamanki gibi seçilen gün Pazar günüydü.
Kurbanımız ve eşyalarımızı alıp nerdeyse mahallemizin yarısı ile sabahın ilk ışıkları ile büyük küçük çoluk çocuk yola çıktık. Henüz uykunun derinliklerinden uyanmadan yola çıkılınca yollar uzadıkça uzuyor. 
Üşengeçliğimden yüzümü bile yıkamadım. Taşımam için bana düşen, kocaman bir tencereydi.  Sabahın serinliği yüzüme vurunca kendime gelmeye başladım. Yol gözümde çok büyüdü. 
Güneş nazlı nazlı tepelerin arkasından çıkmaya başladı. Hüseyin Gazi Dağı karşımızda, biz yürüdükçe dağ sanki geri geri gidiyordu. 
Bana verilen büyük tencere her adımdan sonra biraz daha ağırlaşmaya başladı. Güneşin ortalığı ısıtmasıyla büyük tencerenin kapağını diğer elime aldım güneşten korunmak için tencereyi kafama geçirdim.
 Bu bence iyi bir fikirdi. Yengem yanıma yaklaştı
 “Sen ne yapıyorsun öyle? Az sonra o tencerede yemek yapılacak, çabuk kafanı çıkar içinden.” Ben süklüm püklüm tencereden kafamı çıkardım. Yengem yanımdan uzaklaşıp gitti. “Öfff ya bu yol ne zaman bitecek?” 
Amcamın iki oğlu da yol uzadıkça kurbanlık koyunu çeke çeke götürmeye çalışıyorlar. Kurban olacak koyun değil de sanki amcamın iki oğlu. Nasılda acı çekerek koyunu zapt etmeye, yürütmeye çalışıyorlar.
Saatler sonra Hüseyin Gazi Dağı’nın eteklerine geldik. Çorak dağın eteklerinde küçük bir vadi. İçinde kavak ağaçları, akan suyun yanına gelince keyfim yerine geldi.
Tencereyi bir kenara bırakıp akan çeşmeden önce yüzümü yıkadım sonra kana kana su içtim. Her seferinde bu çorak yerde akan çeşmeyi görünce hep hayret ediyordum. Buradan bu vadide nasıl su çıkıyordu, diye.
Güneş iyice bizi yakmaya başlamıştı. Dağın tepesindeki türbeye az bir zamanımız kaldı. Büyüklerimizin dediğine göre, bizim evden türbeye kadar olan yolun uzunluğu on dokuz kilometre imiş. Biz çocukların yürüme temposu ile bu sayı ikiye katlanır herhalde.
Zar zor Hüseyin Gazi Türbesi’ne ulaştık. Herkes kendini gölgelik yer bulup bir tarafa attı kendini. Kısa bir moladan sonra büyük küçük herkes türbenin yanında, içinde dualar etmeye başladı.
Arkadaşlarımla bizde dağın tepesinde oraya bura ya koşarak tozu dumana kattık. Bize düşen görev şimdilik yoktu. Saatlerce yanımızda bizimle yürüyen zavallı koyun kesilmişti. Kadınlar büyük bir telaşla kesilen kurbanı parçalara ayırdılar. 
Benim taşıdığım büyük tencerenin içine kesilen kurban etleri konuldu, yemeğimiz için diğer bir tencerede pilav hazırlıkları, helva hazırlıkları devam ediyordu. 
Bizim dışımızda türbe ziyareti için başka gelenler de oldu. Dağın başı bir anda kalabalıklaştı.
Öğlen güneşi iyice yakmaya başladı. Korunaklı bir tek türbe ve çevresi olduğundan gölgelik yerleri kapanlar yaşamıştı.
Bu büyüklerimiz ne enteresan. Yıllardır bu dağın başındaki türbeyi ziyarete geliyorlar. O insanlar her geldiğinde bir ağaç dikseydi şimdi burası orman olmuştu. Ben çocuk aklımla düşünüyorum da büyüklerimiz neden düşünmez ki? 
En büyük iyilik dikilen ağaçlar sayesinde bu toprakların yeşermesi için edilen duası olsun diye hep düşünmüşümdür. Ama yok işte yeme içme, ziyaret, haydi tekrar eve dön.
Canım çok sıkılıyor. Bak işte güneşten korunacak bir tek ağaç gölgesi yok. Hüseyin Gazi Dağı’nın eteklerinin her yerini kuru otlar bürümüş.
Yemekler hazırlandı, yenildi, içildi. Artık hepimiz güneşinde etkisiyle sıcaktan uyuşmuş halde bir köşeye yeniden çekildik. Dağın zirvesinden bakınca mahallemiz tam karşımızda ne kadarda yakın görünüyor. 
Kuş uçuşuyla beş dakikada evdesin. Ama öyle olmadı. Sabahın köründe kalktık ve saatler sonra Hüseyin Gazi Dağı’na ulaştık. Şimdi de keyfini çıkarıyoruz.
Büyüklerimiz kurban kesme ve yemek olayını bitirdikten sonra sıcak da bastırınca “Vadiye inelim kavakların altında birazda dinlenip sonra eve dönelim.“ dediler. 
Hemen toparlandık ve tekrar yürümeye başladık bu sefer taşımam için bana verilen, çuval içinde kalan ekmeklerdi. Yüküm fazla ağır değildi.
Dağdan aşağıya iniş daha kolay oldu. Vadiye kavak ağaçları ve çeşmenin yanına tekrar geldik. Eşyaları bıraktık. Hemen çalı çırpı toplandı çay içmek için hazırlıklar yapıldı.
Ben ve amcamın çocukları dağın eteklerinde bulunan Hüseyin Gazi’nin atı ile geldiği mağarayı görmek için biraz dinlendikten sonra tekrar dağın eteklerine tırmanmaya başladık. 
Yarım saat içinde mağaranın önündeydik.  Amcamın büyük oğlu herkesten gizli gizli sigara içmeye başlamıştı.  Bu yüzden yanında taşıdığı kibriti gösterip; ”Hadi içeri girip bakalım ne varmış bu mağarada?” dedi.
Mağaranın içinde girdik amcamın oğlu kibriti yaktı dışarıdan da az ışık girdiği için önümüzü arkamızı daha iyi görmeye başladık.
 Mağaranın en dibinde ıslak, çamurlaşmış bir yer vardı. Küçük bir kısmında su birikintisi oluşmuştu.İkinci kez hayretler içinde “Dağın tepesinde nasıl olur da su çıkar hayret bir şey.“ dedim bizimkilere. 
Gözlerimiz karanlığa iyice alıştı mağaranın içinde biraz daha kalıp dışarı çıktık. Hepimiz bir ağızdan. “Offf be dışarda hayat varmış.” dedik.
Dağın eteklerini tamamen kuru otlar kaplamış “Keşke kuru ot yerine ağaçlar olsaymış.“ diye yine çocuk aklımla düşündüm. Ama maalesef etrafta vadideki birkaç kavak ağacından başka ağaç yoktu.
Amcamın büyük oğlu; ”Hadi gelin şu otları yakalım dağın yüzü gözü ortaya çıksın, ne dersiniz?” dedi.
Biz de “Yok ya olur mu zaten güneşten yandık, bir de otlar tutuşup yanarsa daha sıcak olur.” dememize kalmadan amcamın büyük oğlu elinde tuttuğu kibriti yakıp kuru otları tutuşturdu.
Bir anda yanan kuru otların alevleri dağın yamaçlarına rüzgârında etkisi ilerledi, Hüseyin Gazi dağı cayır cayır yanmaya başladı. 
Biz apar topar kaçmaya başladık, alevler ışık hızı ile otları yaka yaka tepeye doğru yanarak çıkmaya devam etti. Ortalığı bir anda simsiyah dumanlar sardı, göz gözü görmez oldu.
Koşarak ailelerimizin bulunduğu vadiye indik. Yüzümüzde korku, endişe gözlerimiz dışarı fırlamış kan ter içindeydik. 
Büyüklerimizde yangını görmüşler. Zaten görülmeyecek gibi değildi. Bir anda saman alevi derler ya Hüseyin Gazi Dağı’nın etekleri yıldırım hızı ile yanıp tutuşmaya başladı. Saniyesinde dağın her yanındaki otlar yok olmuştu.
Neyse ki bir yerden sonra alevler gideceği yere kadar gitti yakacağı yeri yaktı ve söndü. Ama dağın üstünde dumanlar hala tütmeye devam ediyordu. Hepimiz televizyonda film izler gibi olayın tanığıydık.
Bir süre sonra dağın alt kısmında önlerinde bir subay ve askerler koşarak ellerinde silahları ile bize doğru yaklaştılar.
Subay 
“Az önce uzaktan gördük otları yakanlar bu tarafa kaçmışlar siz gördünüz mü?”
 Amcamın oğlu ve bizler nefesimiz tutmuş korku içinde bekliyoruz. Büyüklerimizden kimdi bilmiyorum.
 “Evet, doğrudur komutanım. Elinde sopa ile bir kişi buradan aşağı koşarak indi. Bizim bir alakamız yok.” dedi.
Askerlerin başındaki subay, amcamın büyük oğluna ve bize bakarak; “Hadi öyle olsun. Biz zaten aşağıdan geliyoruz kimseyi görmedik. Neyse ki alevler söndü de şimdilik korkulacak bir şey yok.  Eğer ki ateş devam etseydi ben ne yapacağımı iyi biliyordum.” dedi ve askerlerini de alıp yanımızdan uzaklaştı. 
Ben hâlâ olayın şokundaydım. Amcamın oğluna baktım, onun da korkudan rengi kireç gibi bembeyaz olmuştu. Allahtan subay olayı fazla deşelemeden yanımızdan ayrılıp gitmişti.
Sakin ve sesiz bir şekilde yüklerimizi alıp yola çıktık. Bu olay amcamın büyük oğluna ve bana büyük bir ders olmuştu.
Mahallemize geldikten sonra evimizden kilometrelerce uzakta Hüseyin Gazi Dağı’nın etekleri simsiyah görünüyordu. 
Amcamın büyük oğlunun hevesi yüzünden yaktığı otların arasında yüzlerce börtü böcekte yok olmuştu.
Günlerce bu utancı yaşadım, hayatıma kara bir sayfa böylece eklendi: “Ateşle oynama!” dedikleri buymuş meğer…

- Reklam -

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz