Federico Fellini “Pisi balığı filetosu hakkında film yapsam, konusu yine kendim olurdum” der. Onun kadar  narsist, ben merkezci kabul etmeyin ama 68 kuşağı olarak varoluşçuluk akımının içine doğduğum için, üzerine konuşmak, ne getirdi ne götürdü değerlendirmek bana düşer.

Jean Paul  Sartre 1938’de “Bulantı”sını  yazarken ben henüz ana rahmine düşmemiştim.Kadıköy Maarif Koleji’nde varlığımın ayırdına vardığım, başkaldırının günlüğünü tutmaya başladığım zaman kendimi egzistansiyalizm akımının ortasında buldum. Arı Türkçe kullanma gayreti içinde olarak hemen akıma “varoluşçuluk” sanı/ismini  verdim. Varoluşculuk gelenekçi  felsefeye başkaldırının, karşı koymanın öyküsüdür. Koyu bireyciliği hayatın merkezine  yerleştirir. Herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek, sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksulluğunu ileri sürerek geleneksel felsefeyi açıkça küçümsemek varoluşçuluğun çıkış noktasıdır. Zamanının ruhuna aykırı olarak bu gergin karşı durma, kişinin kendi kendiyle uğraşmaya odaklanması yepyeni bir şeydir. Taşçı kalemiyle kendi kendini yontar varoluşçu birey.

EGZİSTANSİALİZM dediler format attırdılar…

Maarifin marşında.. ”Senden aldığım nurla yolumu bulacağım” der. Tam karakter oluşumu everesinde bulaştım, tanıştım, yaşayarak öğrendim varoluşun sırlarını. Şansıma Vietnam Savaşı Savaşı’na gitmeyi reddetmiş Amerikan entelektüelleri askerlik görevini Barış gönüllüsü/Amerikan Kültür misyoneri olarak yapmak üzere dünyanın dört bir tarafına dağılmışlardı. Pek çoğu Kadıköy Maarif Kolejinde bizim kısmetimize düştü. İngiliz edebiyatı dersinde 20. yüzyılın önde gelen aydınlarından Jean Paul Sartre’ın “Bulantı”sını, Albert  Camus’un “Yabancı”sını okuduk. Üzerlerine münakaşalar yaptık. Günlük biçiminde yazdığı ilk romanı Bulantı’da romanın kahramanı Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bulantı, yansıttığı güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, sonradan Sartre’ın felsefesinin temellerini oluşturacak birçok konuya yer veren özgün bir yapıttı. “Varoluş”la yüz yüze gelen Roquentin’in geçirdiği değişimi anlatan Bulantı, varoluşçuluğun kült kitaplarından biri oldu. Düşünsenize delikanlılığa adım attığınız günlerde size bugüne kadar öğretilen tüm kalıpları, dünya görüşlerini, geleneksel ahlak kurallarını. kısaca basmakalıp, kafanıza kakılan, sorgusuz sualsiz uyumanız için dayatılan kurallar dizinlerini bir kenara iterek “varoluş özden önce gelir/existence comes before essence” mottosuyla ete kemiğe bürünen “Kendini kendin kurgula KKK” seçeneği sunuldu bana.

Varoluşçu olmazsın da ne yaparsın birader

Ortak özellikleri koyu bireycilik olan akımın babaları Jaspers, Heidegger, Pascal, Kierkegard, Sartre …azılı Hiristiyanlık düşmanı Nietzche..Bağnaz Grek Ortodoksu Dostoyevski..Rilke, Kafka ve Camus Varoluşculuğu kapsamlı bir kültürel uygulama olarak gördüler. Yapıtlarında bu yönde mesajlar verdiler. Rus romanı 1000 sayfa okunduktan sonra anlaşılmaya başlanır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını anlayacağım diye imanım gevredi. Neyse ki “Yeraltı Adamı” nda açıkça “İnsanlar her şeyden çok özgürlüklerine değer verirler” ve “Hiç bir şey ,mantıklı düşünme yeteneğimiz bile, bize özgürlüğümüzden daha gerekli değildir” dedi de maksadını anladım ustanın. Delikanlılığım süresince ve daima “Değerlerin hiç de insan gerçekliğinden bağımsız mutlak bir yanı yoktur, çünkü bu değerleri yaratan insanın ta kendisidir.” diyen mükemmel varoluşçu Sartre’la haşır neşir olarak aydınlanmanın doruğuna ulaştım. Duvarcı kalemiyle bildiğim gibi yonttum kendimi. Temel felsefemin pratik hayata yansımasını o gün bu gündür varoluşçu olarak yaşıyorum. Yani “I did it my way”..

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz