Sivriada , İstanbullular tarafından “Hayırsız Ada” olarak da adlandırılır.

Denizin içinden itibaren yükselen bir tepenin denizin üzerindeki uzantısıdır. Denizden yüksekliği 90 metredir.

Hayırsız Ada’nın güneyinde küçük bir limanı, bir de tatlı su kuyusu vardır. Bizans döneminde sürgün adası olarak kullanıldığı bilinmektedir. Antik çağlarda, inzivaya çekilmek isteyen keşişlerin de rağbet ettiği bir yer olarak tanınmaktadır. Adada, 10. yüzyıldan beri bir manastır vardır. Bugün sadece bazı kalıntıları kalabilmiştir.

Peki bu adaya neden Hayırsız Ada denilmiştir?

Osmanlı Devleti, tarihi boyunca hep hoşgörü politikası izlemiş öyle ki bu sadece insanlar için değil hayvanlar içinde geçerli bir politikaydı. Fakat her devletin tarihinin bazı dönemlerine damga vuran kara olaylar olduğu gibi Osmanlı’nın da tarihine 80 bin köpeğin Hayırsız Ada katliamı damga vurmuştur. İstanbul’un sokak köpekleri, 1910 yılında İttihat ve Terakki Fırkası’nın başa gelmesiyle Fransız bir firmanın parfüm/kimya sanayi için “İstanbul’un sokak köpeklerini toplayıp bize satın” demesiyle başlar. Köpekler Hayırsız Ada şimdiki adıyla Sivriada’ya bırakılır ve bir süre sonra açlık ve susuzluktan 80 bin köpek katlolur.  Aslında bunun öncesinde de İstanbul’un sokak köpekleri dönem dönem talihsizlikler yaşamış.

İlk olarak 2.Mahmut Döneminde İngiliz bir turist gece dolaşırken köpeklerden korunmak isterken köpekler tarafından saldırıya uğrar. Kaçarken yüksek bir yerden düşer ve ölür. Bunun üzerine İngiliz Hükümeti  ültimatom verir ve Sultan 2.Mahmut köpekler için ilk emri verir: “Sokak köpekleri tez elden toplana, teknelere konula ve Sivriada’ya bırakıla!”

İstanbullular bu köpeklere yıllardır alıştığı, sokaklarının bir parçası olan bu köpeklere sahip çıkar ve isyan ederler. “Köpekleri bırakın!” diye isyan eden halka Sultan 2.Mahmut kayıtsız kalamaz ve tekrar bir emir verir köpekler Sivriada’dan geri getirtilir.

İkinci bir olay ise Sultan Abdülaziz zamanında gerçekleşir. O dönemde İstanbul’daki her 10 kişiye bir köpek düşecek kadar sayıları çoğalınca Sultan bundan rahatsızlık duyar toplatılması yönünde emir verir.

Ethem Paşa’dan Şinasi’ye gönderme; Havlama!

Bundan rahatsızlık duyan bir diğer kişi de Türk Edebiyatında “ilklerin adamı” olarak bilinen İbrahim Şinasi‘dir. Tasfir-i Efkar gazetesinde yazdığı İstanbul Sokaklarının Tenvir ve Tathiri makalesinde; sokak köpeklerinin ülkeyi kötü gösterdiğini, bunların azaltılarak yok edilmesi için erkek köpekler ile dişi köpeklerin ayrı ayrı bölgelere dağıtılmaları gerektiğini yazar. Buna karşılık olarak Ethem Petrev Paşa Mecmua-yı Fünun’da Avave (havlama) Name’de cevap verir.

Paşa, bir filozofla (hakim) bir köpeği (kıtmir) konuşturmuş, Hayırsız Ada tecrübesini ve değişen bakış açılarını alaycı bir üslupla yazıya dökmüştür. Hakim, köpeğin içler acısı görünümüne bakıp “Vah vah! Biçare hayvan! Şu hayvanın acizlik ve miskinliğine ve insanların kudret ve gafletine bak!” diye acımalı ifadelerle söylenirken, köpek, kendisine yapılanları hatırlatırcasına ironik bir cevap verir: “Vah vah! Şu Adem insaniyyetten kopuşup hayvaniyyetde karar verdi!”

Sultan Abdülaziz çağdaşlaşmak adına köpekleri toplatma kararı vermiştir ve köpekler toplanır bir kez daha Sivriada’ya sürgün edilir. Ama köpeklerin gidişinden hemen sonra İstanbul’un en büyük yangınlarından biri gerçekleşir. 5 Haziran 1870 Galata ve Beyoğlu semtinde 5 bin ev ve dükkan kül olur ve 150 kişi ölür. Halk yangınların sebebini köpeklerin adaya yollanması sonucu uğursuzluk getirdiğini söyler. Ayrıca köpekler olsa yangın daha erken fark edilir diye isyan ederler. Sultan bunun üzerine köpekleri tekrar getirtir.

Köpeklerin Sultanı Abdülhamit

Köpeklerin belkide en çok rahat ettiği dönem Sultan 2.Abdülhamit dönemi diyebiliriz. Bu dönemde “Mancacılar”  meşhurdur. Mancacılık bir meslekti ve mancacı kedi ve köpek yiyeceği demek olan mancayı satar.

İsteyen mancacılardan yiyecek alıp sokak hayvanlarını beslerdi. İsteyende mancacıya para verir ve onların yerine sokak hayvanlarını beslemesini sağlardı.

Sultan 2.Abdülhamit sadece bununla kalmayıp bu dönemde kuduz salgını olmasına rağmen Louis Pasteur 27 Ekim 1885 yılında Paris Tıp Akademisi‘nde “Isırıldıktan Sonra Kuduzdan Korunma” adlı bir bildiri yayımlamış.

Pasteur kuduz virüsü bulaşmış birinin tedavi olabileceği iddiasını ortaya atar. Fakat dönemin Avrupa‘sı destek vermez. Aynı bildiri 31 Ekim 1885 yılında İstanbul’da da yayımlanmış olması Sultanın dikkatini çeker. Fransa hükümetinin desteklemediği Pasteur’e Abdülhamit İstanbul’a davet eder.Yaşlı olduğu için yolculuk yapamayacağını belirtir. Fakat Osmanlı Sultanının göndereceği ekibin Pasteur tarafından eğitilmesi isteğini “Büyük bir şerefle” diyerek kabul eder.

Mecidiye Nişanı ve 800 lira para gönderip laboratuvarını genişletip enstitü kurmasını sağlar. 7 aylık bir eğitimden sonra 1887’nin Ocak ayında Zoeros Paşa’nın kliniğinde Darü’l-Kelp Tedavihanesi (kuduz tedavi müessesesi) kurulur. Ardından Bakteriyolojihane-i Osmaniye‘de kuduz aşısının keşfinden 3 yıl sonra  kuduz aşısı ve serum üretimine başlanır.

Bu dönemde Mavroyani Paşa‘nın araştırması “Sokak Köpekleri” ismiyle kitap haline geliyor ve  o tarihlerde kuduz vakasına sık rastlanmamasının sebebi olarak ” serbest çiftleşme, sokak köpeklerinde doğal aşı yerine geçiyor!”

Köpekler için ölüm antlaşması

1908’de Abdülhamit tahttan indiriliyor. Yerine İttihat ve Terakki Fırkası gelir. Talat Paşa Dahiliye Nazırı olarak görev yaptığı 1910 yılında İstanbul tarihinin en büyük köpek katliamı yapılır. Fransız bir şirket parfüm/kimya sanayi için İttihat ve Terakki Fırkası’na bir öneri ile gelir: “İstanbul’un sokak köpeklerini toplayıp bize satın”der. Antlaşma her iki taraf arasında imzalanır.

Halk köpeklere sahip çıkınca bu işi için serserilere ve paraya muhtaç kimselere verildi. Toplama sırasında Fransa’ya gönderilmek için Tophane‘ye getirilen 80 bin köpeği, halk baskın yaparak kurtardı.

Hayırsız Ada’ya yolculuk başlar

Fakat hükümet antlaşma gereği yeniden toplayıp tekrar Tophane’ye getirdiler. Hatta başlarına asker bile dikildi. Ancak Fransa’dan yükleme için bir türlü talimat gelmeyince besleme ve bakımları sorun olmaya başladı.

Fransa’dan yanıt alamayan hükümet önce fiyatı indirdi, sonra bedava bile vermek istese de yükleme talimatı alınamadı. Burada bir süre daha köpekler beslendi. Fakat Fransa antlaşmayı fesih ettiğini söyleyince köpekler adada kaderlerine bırakıldı. Halk bir süre kendi imkanları ile teknelerle gelip besleme yapsalar bile mesafenin uzak olmasından dolayı zamanla vazgeçildi.

Marmara denizinin İstanbul’a yakın tarafında bulunan Hayırsız Ada sadece bir kayaydı. Üzerinde dikili bir ağaç yoktu, hayvanların yiyecek bulabilecekleri büyük bir ada değildi. İstanbul’dan toplanan 80 bin köpek bu adaya bırakılarak ölüme terk edildi. Adaya bırakılan köpekler bir süre sonra açlıktan birbirlerini parçalamaya başladılar. O günlerde onların acı sesleri ve ulumaları İstanbul sahillerine kadar ulaşmaktaydı. Bir süre sonra ise sesler kesildi. Çünkü açlığa ve susuzluğa dayanamayarak öldüler. Köpek­lerin çığlıklarını duyan İstanbul halkının, bu sesleri ölene kadar unutmadıkları rivayet edilir.

Fransız gazeteci anlatıyor

Adadaki köpeklerin durumunu bizzat gözlemleyen Fransız bir gazeteci ise gördüklerini şöyle anlatıyor:

Dayanılmaz derece sıcak vardı. Etkisinden kurtulmak için kabinime çekildim. Vapur durmuştu. Biraz kestirmiştim. Hemen kalktım. Acele merdivenleri çıkarak güverteye kendimi attım: Küme küme köpek cesetleri ve etrafa yayılan çok fena bir koku..

Bir mil uzakta ağaçtan, bitkiden oluşmuş yalçın bir kayadan ibaret olan ada gözüküyordu..Yalçın kayanın üstünde köpekler karınca gibi kaynıyor… Köpeklerin en büyük kısmı sahili takip eden kayalık üzerinde toplanmıştı. Pek çokları güneş hararetinden kavrulmuş, serinlemek için var güçleriyle suda yüzüyorlar, son takatlarına kadar suda kalmak istiyorlar. Ötede beride görülen cesetlerin etrafında dolaşarak, çabalayarak bir parça et koparmaya çalışıyorlar… Karadaki diğer kısmı ufak bir gölge bulabilmek için taş kovuklarına sığınmak üzere delik, deşik arıyorlar… Diğer bir kısmı ise adeta delirmiş gibi oraya buraya koşuyorlar, sürekli kendi etraflarında dönüyorlar… Seslerini şimdi tam olarak duyuyorduk. İşittiğimiz bu feryatlar köpek havlaması değil adeta insan feryadı idi

Kaptan geminin düdüğünü çaldırdı. Zavallı hayvanlar bir yardım sesi duymuş gibi heyecanlandılar. Bu sese hayvanların nasıl yalvarırcasına cevap verdiklerini size anlatamam. Bilmem göz önüne getirebiliyor musunuz? Feryat ve inilti saçan bir yalçın kaya. Bir yanardağ ki ateş yerine feryat, duman yerine cesetler saçıyor. Bu kızgın zemin üzerinde su, yiyecek için ağızları açık köpekler…Etrafında martıların uçuştuğu cesetler kısım kısım denizde lekeler oluşturuyor. Vapur hareket etti. zavallı köpekler yine bizleri son bir ümit ile takibe çalışarak çırpınıyorlar. Hiçbir şeyden habersiz geminin dalgaları onları büsbütün batırıyor, boğuyor, öldürüyordu. Ne karada ne denizde ölümden başka onlara el uzatan yoktu… 

Sivriada değil Hayırsız Ada

Yaşanan bu acı olaydan sonra ülkede iki savaş yaşanır. İlki Libya, İtalyanlar tarafından işgal ediliyor. İkincisi ise Balkan Savaşı patlak veriyor. Bu olaylardan sonra binlerce kişi ölür. İstanbullular bunun sebebi köpeklerin katledilmesine bağlar ve bundan sonra Sivriada’ya Hayırsız Ada denilmeye başlanır.

Hayvan Partisi 102 yıl sonra özür diledi

Hayvan Partisi bundan 102 yıl önce katledilen 80 bin köpeği anmak için 3 Haziran 2012 yılında Sivriada’ya gitti. Açlıktan ve susuzluktan ölen hayvanları anacak olan Hayvan Partisi, katledilen köpekler için bir anı taşı dikti. Hayvan Partisi sözcüsü Neslihan Demir, “O sesleri duyuyoruz ve insanlıktan gelen kibrimizi bir tarafa bırakıp bütün köpeklerden ve bütün hayvanlardan 1910 köpek katliamı için özür diliyoruz” dedi.

1910 yılında Hayırsız Ada’ya sürülüp aç ve susuz kalan 80 bin köpeğin katliamıyla ilgili 2010 yılında kısa film yapıldı. Serge Avedikian tarafından yapılan Animasyon filmi  “Chienne d’historie” , o yılın Cannes Film Festivalinde en iyi kısa film ödülü aldı.

FACEBOOK YORUMLARI