Halifelik Ve Osmanlı Devleti

5
367

1517 yılında Yavuz Sultan Selim ile birlikte Osmanlı padişahları “halife” unvanını kullanmaya başladılar. 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Fatih artık Mısır Memlûklerinin gölgesinde olmadığını da ilan etmiş oldu. II. Beyazıt zamanında ise İslâm dünyasının iki güçlü ordusu Osmanlı- Memluk savaşlarında güçlerini sınamış oldular. Mercidabık ve Ridaniye zaferlerinin ardından Kutsal Emanetler ve halifelik makamı İstanbul’a taşındı. Artık Topkapı Sarayı’nda 24 saat Kur’ân-ı Kerîm okunuyordu.

YAVUZ SULTAN SELİM


Bir ülke Osmanlı topraklarına katıldığında o ülkede bulunan sanatkârlar ve bilim adamları da İstanbul’a davet edilirdi. Ancak Mısır’dan gelen ulemanın Osmanlı düşünce dünyasını değiştirdiği yolundaki iddialar ispatlanmış değil. Benim kanaatime göre Çaldıran zaferine rağmen ortadan tam olarak kaldırılamayan Safevî tehlikesi Osmanlı düşünce dünyasını daha çok etkilemiştir. Halifeliği almış olmak Arap dünyası için etkili olsa bile İran Şii dünyası için çok anlam ifade etmiyordu. İran, Osmanlının başarılarına rağmen kendisini İslâmın temsilcisi olarak görmeye ve göstermeye devam etti.


Osmanlı- İran çekişmesi hiç bitmedi. 1526 yılında Kanunî Mohaç’da büyük bir zafer kazandığında Safevî dâileri Anadolu’nun birçok noktasında isyan bayrağını kaldırdılar. Yenice Bey (Beyce Bey), Domuz Oğlan, Baba Zünnûn, Kalender Çelebi isyânları zamanla Celâlî ayaklanmalarına dönüştü.


Safevî tehlikesi Osmanlı’nın dine ve din adamlarına daha çok önem vermelerine sebep oldu. Medreselerde dinî eğitim oranı daha da arttı. Mollalarımız tasavvufa ve müsbet ilimlere daha az yer vermeye başladılar. Çocuklara konulan isimlerde Arapça kökenli İslâmî isimlerin oranı artarken Arslan, Kaplan, İlbey, Gülbey gibi Türkçe isimlerin oranı düşmeye başladı.
Yavuz Sultan Selim’in halifelik sıfatını hiç kullanmadığı yolundaki iddialara rağmen, o dönemin en önemli tarihçisi olan Hoca Saadettin, Yavuz’un mütevazîliği sebebiyle halife sıfatını kullanmak istemediğini yazmaktadır.

Abdulmecid Efendi


Osmanlı padişahları Kırım savaşlarından önce de sınırları dışındaki Müslümanları korumak için çaba harcadılar. İspanya ve Portekiz’e savaş açılmamış olsa bile İspanya Müslümanlarını ve Yahudileri kurtarmak için İspanya kıyılarına donanma gönderdiğimizde henüz halifelik sıfatları bulunmuyordu. Kanunî’nin Hint Seferi için Kızıldeniz’de yaptırdığı donanma istenilen başarıyı gösterememiş olsa bile Seydi Ali Reis’in maceralı hayatı kitap oldu. Kitâb-ı Bahriye’nin yazarı ünlü Pirî Reis’i bu sefer sebebiyle kayıp ettik. Fransızlar’a 1535 yılında verdiğimiz kapitülasyonlar bile Katolik Papa’nın Avrupa’daki etkisini kırmak içindi.


Osmanlı padişahlarından bir kısmı zaman zaman şarap içmiş olsa bile İslâm dünyasının halifesi olduklarını hiçbir zaman unutmadılar. “Özü Kalesi düştü” denilince I. Abdülhamit’e üzüntüsünden inme indi ve kısa bir süre sonra vefat etti.
Kırım yenilgisini kabullenmek Osmanlı’ya zor geldi. Çünkü ilk defa bir İslâm beldesini Hıristiyanlara terk etmiş olmaktaydı. Bu yüzden “halifelik” sıfatı öne çıkarılarak Kırım’daki İslâmî yapının devam etmesi için anlaşmaya maddeler konulmasına gerek duyulmuştu. Kırım için ortaya konulan bu hassasiyet II. Abdülhamit zamanında Kafkas ve Kıbrıs Müslümanları için de kullanılmaya çalışıldı.



Milli Mücadele günlerinde ise İngilizlerin korkulu rüyası gerçekleşti. Enver Paşa ve Cemal Paşa’nın Hindistan’da planladıkları ayaklanma gerçekleşmedi. Ama Hintli (Pakistanlı) Müslümanlar belki de ilk defa aralarında para toplayarak Milli Mücadele’ye katkı sağladılar. Hintli Müslümanların gönderdiği bu paraların büyük bir kısmı ekonomik kurtuluşu sağlamak üzere İŞ Bankası’nın kuruluşuna harcandı ve Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.


1922 yılında “saltanat” kaldırılıp Vahidettin yurt dışına kaçtığında yine İngilizler ön planda yer aldılar.  Halifeliğin kaldırılması ise o dönemin şartlarında milli menfaatlere uygun görülmemişti. Abdülmecit Efendi Batı kültürünü çok iyi bilen aydın görüşlü bir Osmanlı hanedan mensubu idi. Kendisine 18 Kasım 1922 tarihinde çok sınırlı yetkileri olan bir halifelik unvanı verilerek muhtemel tepkiler azaltılmak istenildi. Ancak bir süre sonra bu sınırlı yetkiler bile fazla görülecek ve 1924 yılında halifeliğin bütün yetkilerinin Büyük Millet Meclisi’nde “mündemiç” olduğu bildirilerek halifelik tarihe gömülecektir.


1924’ten sonra İslâm dünyasında hiçbir devlet “halifelik” sıfatını almaya cesaret edemeyecektir. Bazı bölgelerde ise DEAŞ gibi siyasi organizasyonlar içerisinde kendi kendini halife ilan etme komikliği yaşandığı görülebilecektir. İran ise İmam Humeyni ile birlikte Safevî bayrağını yeniden açacak devletin adını “İslâm Cumhuriyeti” olarak anmakta bir sakınca görmeyecektir. Sadece devletin isminde değil bütün İslâm dünyasında bu liderlik iddiasını sürdürmeye devam edecektir. Ancak adına halife değil “imam” diyecektir.

HUMEYNİ


Bütün İslâm dünyasının ortak hareketini sağlamak üzere kurulmuş olan bir takım siyasi ve ekonomik oluşumlar ise üzerine düşeni yapmaktan çok uzaktır. Suudilerin “vehhâbî” damarı ile ortak hareket noktası bulmak zor olduğu gibi Mısır’daki ihtilâlci anlayış ile de ortak iş yapmak mümkün görünmüyor. Yemen, Irak ve Suriye ise İran’ın mezhep oltası ile balık avladığı alanlar olarak sürekli problem üreten bataklıklar gibi görünmektedir.
Sovyet Rusya, “dünya proleterlerinin kardeşliği” iddiasını ancak 70 yıl taşıyabildi. Bu açıdan bakıldığında “Osmanlı ülküsü” Kızılelma’nın 622 yıl sürdürülmesinin önemi daha iyi anlaşılır. Ancak bugün genç cumhuriyetimiz için birinci hedef “misâk-ı milli”yi korumaktır. Durum şu şekilde formüle edilmiştir: “Kimsenin hakkında gözümüz yok, ama hiç kimseye de haklarımızı yedirmeyeceğiz”.
Herkes bilmelidir ki Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Karabağ ve Bayır/Bucak “misâk-ı millî” sınırları içerisindedir.

5 YORUMLAR

  1. Teşekkür ederim Sayın Hasip Bey, büyük bir dalgınlık yapmışım. Düzeltilmesini sağlayacağım. İlginiz takdire değer. Sağ olunuz.

  2. “Böylece Bâbıâli’nin ve Sadık Paşa’nın girişimleri sonucu Banya Başı Camisi bir kez
    daha yıkılmaktan kurtuldu. Sofya belediyesi camiye dokunmaksızın Türk
    hamamını yıkarak kaplıca inşaatını 1908-1913 yıllarında tamamladı. Öte
    yandan, caminin imam ve müezzini ile Bali Efendi129 türbedarına Bâbıâli’den
    maaş ödeniyordu.130 1915-1917 yıllarında Osmanlı Evkaf Nezaretinin tahsis
    ettiği 15.000 lira ile cami tamir edildi. Bu esnada minarenin şekli değiştirilerek
    boyu kısaltıldı ve somaki mermerden yapılmış eski minberi yenilendi.131 Son
    olarak Osmanlı hükümeti tarafından 1917’de kubbelerinin yenilenmesi için
    36 ton kurşun gönderildi.132 Banya Başı Camisi günümüzde de asli
    fonksiyonuna hizmet etmektedir”. Aşkın KOYUNCU Bulgaristan’da Osmanlı Maddi Kültür Mirasının Tasfiyesi (1878-1908) – Elimination of the Ottoman Material Cultural Heritage in Bulgaria (1878-1908) , s. 197-243.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz