Halife ve Şeyhülislâm

2
129

Yavuz Sultan Selim’in 1517 Ridaniye Zaferi sonunda Kutsal Emanetler ile birlikte İstanbul’a taşınan halifelik aslında Mısır Memlükleri’nin himayesi altında yaşamakta olan sembolik bir makam konumundaydı. Yavuz ve oğlu Kanunî’nin “padişâh-ı Rum” sıfatı ise bunun çok üzerinde idi.


Osmanlı padişahları o zamana kadar egemenliklerinin meşru temelini Gökalp nesline, Oğuz Kağan’a bağlamakta idiler. Kınık boyu üzerinden 24 Oğuz Boyuna bağlanıyorlar ve Oğuz Kağan’a kadar ulaşıyorlardı.


1517 yılından sonra ise “asil kan” yanında “halîfe-i rûy-ı zemîn” yani “İslâm’ın halîfesi” olmakla da egemenliklerini perçinlediler. Ancak “padişah” sıfatının gücü ve kapsamı çok daha fazla idi. Din ile ilgili işlerin yürütülmesi görevi ise şeyhülislâmlara bırakılarak padişahların dünyevî yetkisi öne çıkarılmış oldu.


Aslında Osmanlı padişahlarının dinî işlerin yürütülmesi amacıyla özel bir yetkili tayin etmeleri, halifeliğin Osmanlı’ya taşınmasından yaklaşık 100 yıl kadar öncedir. İlk Osmanlı başkenti olan Bursa’da ünlü bilgin Molla Fenarî uzun yıllar kadılık yapmıştı. 1425 yılında Molla Fenarî’nin Bursa müftülüğüne tayin edilmesi ile şeyhülislâmlığın başladığı kabul edilir.İslâm hukûkuna göre aklı başında sabi bir çocuğun padişah olması mümkündür. Deli İbrahim’e tahttan el çektirildiği zaman oğlu şehzade Mehmet henüz 6-7 yaşlarında bir çocuktu. Onun adına önce Büyükvalide Kösem Sultan daha sonra da Mehmet’in annesi Hatice Turhan Sultan padişahlık yaptılar. Sultan İbrahim’i tahttan uzaklaştıran da 6 yaşındaki çocuğun padişahlığına kapı açan da Şeyhülislâm Efendi’nin fetvası idi.


Padişahların İslâm hukukunu tam olarak bilmeleri ve dinî meseleler hakkında karar vermeleri beklenemezdi. Hele padişah küçük bir çocuksa bu hiçbir şekilde mümkün olamazdı. Bu yüzdendir ki padişahlar, dinî meselelerin çözümü işini ilmiye sınıfının en üst makamını teşkil eden şeyhülislâmlara vermişlerdi.


Şeyhülislâmlar ilmiye sınıfının başı olarak Sadrazam’dan sonra devletin en yetkili adamı idiler. Ancak Divan-ı Hümayun’a çok özel durumlar dışında katılmazlardı. İlmiye sınıfını Divan-ı hümayunda Şeyhülislâmın iki yardımcısı olan Rumeli Kadıaskeri ve Anadolu Kadıaskeri temsil ederdi. Bunlara Osmanlı literatüründe “Sadreyn Efendiler” denilirdi. Şeyhülislâma da çoğu zaman “Müftü Efendi” diye hitap edilirdi.


Şeyhülislâmlar ilmiye sınıfının başı olarak bütün kadı ve müderris atamalarının onay mercii idiler. Onların onayı üzerine padişah beratı verilerek atama gerçekleşirdi. Aldıkları maaş ise yaptıkları işle orantılı, hatırlı bir maaş idi. Devlet için kritik konularda şeyhülislâmlardan fetva istenilirdi. Bazen fetva isteyen padişah ile şeyhülislâm farklı düşüncelerde olabilirdi. Padişahın istediği fetvayı vermemek görevden alınmayı kabul etmek demekti. Padişah fikrinde ısrar ettiğinde, kendisine istediği yönde fetva vermeyen şeyhülislâmı görevden alır ve yerine istediği fetvayı vermeye yatkın birisini atardı.


Devletin zirvesinde, günde yüzlerce akça yevmiye alan bir yetkili iken bir anda “ma’zûl” bir şeyhülislâm olmayı göze almak kolay bir karar değildi. Ama tarihte bunu yapabilen şahsiyetli şeyhülislâmların var olduğunu da bilmek sevindirici bir durumdur.
Bazıları padişahın aynı zamanda halife olması dolayısıyla dinî konularda bile yetkili olduğunu zan ederler. Ancak Osmanlı egemenlik anlayışında örf padişahın; şer’ (şeriat) ise ulemânındır. Kanunların ve kararların İslâm şeriatına uygun olup olmadığına ulema ve ulemayı temsilen de şeyhülislâm karar verir.


Osmanlı Tarihinde Ebussuud Efendi gibi yürütme (örf) ile uyumlu çalışmış ve beklenilen doğrultuda isabetli fetvalar vermiş şeyhülislâmlar yanında sadrazamın yetkilerine ortak olan şeyhülislâmlar da görülür. Bunların başında ilk akla geleni Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’dir. Bu şekilde siyasete bulaşan şeyhülislâmlar ise “ulemâ” gibi değil, “ümerâ” gibi işlem görmüşler ve yaptıkları hatanın cezasını canları ile ödemişlerdir.


Osmanlı uygulamasında normal olarak ilmiye sınıfına karşı merhametli davranılmıştır. Hata yapan ve görevden alınan ilmiye mensubu çoğu zaman İstanbul dışına sürgün edilmekle yetinilirdi. Cürmü ağır ise Rodos, Kıbrıs veya uzak adalardan birisine gönderilirdi. Siyasete bulaşmış veya ihtilâlciler tarafından idam listesine alınmış ise işte o zaman sürgünle kurtulması çok zordu.
Sadece şeyhülislâmlar değil Rumeli ve Anadolu kadıaskerleri de zaman zaman siyasete bulaşırlar ve siyasiler gibi cezalandırılırlardı. Aslında Anadolu kazaskeri olan Cinci Hoca (Hüseyin Efendi) yetkilerini kötüye kullanıp Sadrazamları kıskandıran bir üne ve servete sahip olunca kendisini çil çil altınları bile kurtaramamıştı.


Taşrada, yani İstanbul dışındaki eyaletlerde ise fetva makamını müftü; adlî makamı kadı; örfî makamı ise beylerbeyi veya sancakbeyi temsil ederdi. Taşrada müftülerin verdikleri fetvalar da uyulması zorunlu olmayan dinî kararlar olmakla birlikte bazı durumlarda mahkemelerde delil olarak kullanılırdı.


Çöküş dönemlerinde devletin ekonomisi de, askeri yapısı da, ilmî yapısı da bozulmaktan kurtulamazdı. Devlet adamları da ilmiye mensupları da sorumluluk almaktan uzak, “olu geldiği üzere” hareket etmeyi yeğleyen eyyâmcı tipler haline dönüşmekteydi. Devlete yön verecek ilim ve devlet adamlarının bozulması demek “tuzun kokması” anlamına gelmekteydi. O zaman da bu milletin sağlam karakteri yeni kahramanlarını ortaya sürüyor ve milletin sahipsiz kalmasına izin vermiyordu.

2 YORUMLAR

  1. Osmanlı uygulamasında normal olarak ilmiye sınıfına karşı merhametli davranılmıştır. Hata yapan ve görevden alınan ilmiye mensubu çoğu zaman İstanbul dışına sürgün edilmekle yetinilirdi. Cürmü ağır ise Rodos, Kıbrıs veya uzak adalardan birisine gönderilirdi. Siyasete bulaşmış veya ihtilâlciler tarafından idam listesine alınmış ise işte o zaman sürgünle kurtulması çok zordu.

  2. Çöküş dönemlerinde devletin ekonomisi de, askeri yapısı da, ilmî yapısı da bozulmaktan kurtulamazdı. Devlet adamları da ilmiye mensupları da sorumluluk almaktan uzak, “olu geldiği üzere” hareket etmeyi yeğleyen eyyâmcı tipler haline dönüşmekteydi. Devlete yön verecek ilim ve devlet adamlarının bozulması demek “tuzun kokması” anlamına gelmekteydi. O zaman da bu milletin sağlam karakteri yeni kahramanlarını ortaya sürüyor ve milletin sahipsiz kalmasına izin vermiyordu.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz