GÜVENÇ: EDEBİYAT, RUHUNUZUN DIŞARIYA AÇILAN PENCERESİDİR

0
28

Edebiyat öğretmeni ve yazar Sadık Güvenç, çocukluğundan bu yana başta okumakla, sonrasında yazmakla ve en sonunda edebiyat bölümünü okuyup bunu meslek haline getirdiği edebiyat alanı ile ilgili serüvenini gazetemize anlattı.

Esma ALTIN/ANKARA

Edebiyat öğretmeni yazar Sadık Güvenç, daha küçükken öğretmen komşusunun kendisine verdiği kitaplar ile başladığı edebiyat serüvenini gazetemiz ile paylaştı. Güvenç: “İhsan Öğretmen okumam için bana kitaplar verirdi. Fakir Baykurt, Yaşar Kemal… Kitabı azık torbama koyar, hayvanların peşinden giderdim. Bitirip de teslim ettiğimde okuduğum kitabın içeriğini sorardı bana. O kitapları okudukça çevremdekilere karşı bakışım değişiyor, her şeyi daha farklı gözle görüyordum.” dedi.

- Reklam -

‘OKUDUKÇA BAKIŞ AÇIM DEĞİŞİYORDU’

Edebi bir eser niteliğindeki hayat hikâyesini paylaşan Güvenç sözlerine şöyle devam etti; “1962’de Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın beldesinde doğdum.  Dokuz kardeştik. İlkokul ve ortaokulu Bahadın’da, liseyi Yozgat’ta okudum. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 1983 mezunuyum. Hâlen Ankara’da bir lisede edebiyat öğretmenliği yapıyorum. Seçkin Zengin’in hazırladığı bir kitapta kendimden şöyle söz etmiştim: ‘İnsan yalnız gözüyle görmez; bilinciyle, aklıyla da görür. Yaşadığımız coğrafya, bizi şekillendirir. Şu var ki aynı coğrafyada yaşayan türler arasında da çok önemli farklılıklar görülür. Bu farklılıklar neyi nasıl gördüğümüzle, bakış açımızla ilgili olarak dallanıp budaklanır. Kendimi gece gündüz demeyip çalıştığı halde karnını ancak doyuran bir babanın dokuz çocuklu bir ailesinde bulup da aklım az çok ermeye başlayınca gücüm yettiği oranda çalışmaya, tarlada tapanda aileme yardımcı olmaya başladım. Annem, babam, kardeşlerim hep çalışırlardı, yalnızca kar yağdığında evde otururlardı. O zaman bile evin içinde yapacak bir yığın iş olurdu. Tüm köylüler aynı şekilde yaşarlardı. Yaz boyunca çalışırlardı ama harmandan kaldırdıkları buğday yemeye ve tohuma ancak yeterdi. Şükrederlerdi yine de Yaradan’a.”

Öğretmen olan bir komşusunun okumak için kendisine kitaplar verdiğini ve okudukları ile farklı bir bakış açısı edinmeye başladığını ifade eden Güvenç şunları anlattı; “ Komşumuz öğretmen İhsan Yıldız vardı. İhsan Öğretmen okumam için bana kitaplar verirdi. Fakir Baykurt, Yaşar Kemal… Kitabı azık torbama koyar, hayvanların peşinden giderdim. Bitirip de teslim ettiğimde okuduğum kitabın içeriğini sorardı bana. O kitapları okudukça çevremdekilere karşı bakışım değişiyor, her şeyi daha farklı gözle görüyordum.”

‘MÜTHİŞ BİR ÖZGÜVEN KAZANIYORDUM’

İlkokul yıllarından daha büyüklerin bile okumadığı kitapları okuyup onların özetlerini çıkardığını ve bunun kendisini çok gururlandırdığını dile getiren Güvenç şunları aktardı; “İlkokul yıllarında okuduğum kitapların oldukça etkisinde kaldığımı söyleyebilirim. Az önce sözünü ettiğim İhsan Yıldız öğretmen, beni üst sınıflara götürür, okuduğum kitapların özetini yaptırırdı. Tabi, bu müthiş bir özgüven kazandırıyor insana. Benden büyüklerin okumadığını, yapmadığını yapmış olmakla gururlanıyordum. Sonra dışarıda okuyan ağabeyler, bana kitap vermeye başladılar okumam için. Okuduğum kitapların özetini yazdığım bir defterim vardı. Hâlen de okuduğum her kitap hakkında birkaç cümle de olsa yazarım. Yozgat Merkez Ortaokulunda Türkçe öğretmenim Selahattin Yılmaz, bize öyküler yazdırırdı. Yazdıklarımızı sınıfta okutur, değerlendirir, bizi yüreklendirirdi. O defterim de hâlen durur. Lisede edebiyat zevkini hiç tadamadım. Lise yıllarımız çok kavga gürültü içinde geçti.”

Lisede tadamadığı edebiyat zevkini üniversitede kendine okuyacağı bölüm olarak tercih eden Güvenç şunlardan bahsetti; “Lisede tadamadığım edebiyat zevkini üniversitede tadabileceğimi düşündüm. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yeni Türk Edebiyatı Bölümünü tercih ettim. Edebiyat bölümünde daha çok edebiyat tarihi okutuluyordu. Kompozisyon hocamız Kemal Ateş’ti. Yazdıklarımı ona gösterirdim. İnce ince değerlendirir ve görüş bildirirdi. Hollanda’da yaşamakta olan şair ve yazarlar Haydar Eroğlu, İbrahim Eroğlu kardeşlerin yayımlanmakta oldukları Kırmızı Gül dergisinde ilk öyküm yayımlandı. 1987 ya da 1988 olmalı, tam anımsayamıyorum. Yazma konusunda Haydar Eroğlu da beni hep teşvik etmiştir.  Adımı bir dergide görmek beni çok mutlu etmişti. Fakülteyi bitirme tezim ‘Öykülerimizde Dış Göç’ konuluydu. Şimdi düşünüyorum da oldukça cesaret isteyen bir işe girişmişim. 1980’li yıllarda Avrupa’ya dış göçü anlatan yazarların öykü kitaplarını edindim ve onlar üzerine yorumlar yapan tez hazırladım. Bu da bana öykücülüğümüzü enine boyuna araştırma olanağı sunmuş oldu.”

Günlük tutmanın yazma işine çok faydalı olduğuna ve kendisinin bunu hala devam ettirdiğine dikkat çeken Güvenç, yazmayı düşünenler için şu tavsiyelerde bulundu; “Lise yıllarımda başladığım günlük tutma işini fakülte yıllarında da sürdürdüm. Şimdilerde de ara sıra günlük yazdığım olur. Günlük, yazma konusunda çok yararlı. Bugün önemsemediğiniz bir olay yıllar sonra çok kıymetli olabiliyor. Ayrıca yazdıkça kaleminiz açılıyor, beyniniz açılıyor. Yazmadan önce okumak gerekir. Hem dünya edebiyatını hem bizim edebiyatımızı takip etmek önemli. Dergileri mutlaka okumalı yazmayı düşünen biri. Dergi, çok şey kazandırır yazmak isteyene.”

‘EDEBİYAT, RUHUNUZUN DIŞARIYA AÇILAN PENCERESİDİR’

Daha küçük bir çocuk iken komşusunun verdiği kitapları okuyup özet çıkarmakla başladığı edebiyat alanının kendisi için neyi ifade ettiğini ve kendisinde ne gibi duygular uyandırdığını paylaşan Güvenç, sözlerine şöyle devam etti; “Evinizi havalandırmak istediğinizde pencereleri açarsınız, eve hava dolar. Ruhunuz sıkılırsa ne yaparsınız? Kendinizi yalnız hissettiğinizde, canınız bir şeye sıkıldığında, birine az sözle çok şey anlatmak istediğinizde edebiyat yardım eder size. Edebiyat, ruhunuzun dışarıya açılan penceresidir. Edebiyat, özgürce hayal kurabileceğiniz bir ortam hazırlar size. Bir de yalnız olmadığınızı düşünürsünüz. Okuduğunuz yaşanmışlıklar, mücadeleler, kayıplar ve kazançlar yalnız olmadığınızı düşünmenize yardımcı olur. Yanlışı ve doğruyu daha rahat görmenize yardımcı olur edebiyat.”

Kaleme almaya başladığı bir eserin kendisinde bir sorumluluk, görev duyguyu yarattığını belirten Güvenç; “Bir öyküyü bitirdiğimde üzerimden bir yük kalkmış gibi olur. Küçücük bir olayın altını çizmiş olmak beni mutlu eder. Sıradan bir olayı, sıradan bir insanı, bir çocuğu, bir böceği ele almak, ona ‘sen değerlisin’ demek anlamına gelir bana göre. Bu yüzden bitirdiğim her yazı bir sorumluluğu, bir görevi tamamlamış olma duygusu verir bana. Ayrıca belirtmek isterim ki; yazar, çağının tanığıdır bana göre. Gördüklerimi, duyduklarımı öyküleştiriyorum.” ifadelerini kullandı.  

‘YAZARKEN HERKESİN OKUYABİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜRÜM’

Eserlerini yazmaya başladığında herhangi bir hedef kitle gözetmediğinden, genellikle toplumsal konuları işlediğinden söz eden Güvenç şunları söyledi; “Yazarken herkesin okuyabileceğini düşünürüm. Yani bir yaş grubu hedefim olmadı hiç. Toplumsal gerçekçi yazarları her zaman beğenerek okumuşumdur. Fakir Baykurt’un Irazca’nın Dirliği okuduğum ilk romandır. Mahmut Makal, Yaşar Kemal, Bekir Yıldız çocukluk yıllarımda okuduğum toplumcu gerçekçi yazarlardır. Daha sonra daha çok bu çizgideki yazarlarla beslendim. Onlar gibi yazabilmeyi çok isterim.  Benim yazdıklarımın da bazıları dışında bu çizgide olduğunu söylüyorlar. Bundan mutluluk duyuyorum.”

Yazarın görev ve sorumluluğu ile ilgili önemli bir noktaya dikkat çeken Güven şunları vurguladı; “Yazar, yalnızca olan biteni anlatmakla yetinmemeli, olabilecekleri de sezdirmeli aynı zamanda. Bunu yaparken sanatın gücünden ve yol göstericiliğinden yararlanmayı bilmeli. Olabilecekleri önceden sezip uyarısını yapmalı.”

YAZAR-ÖĞRETMEN İLİŞKİSİNE DEĞİNDİ

Edebiyat öğretmeni olarak yazarlığı ve öğrencileri arasında nasıl bir bağ kurabildiği hakkında konuşan Güvenç; “Öğretmenlik sürekli gözlem yapmaya olanak sağlayan bir meslek. Hele hele bu edebiyat öğretmenliği olunca öğrencilerin psikolojisine, iç dünyalarına girmek daha kolay. Onların her biri bir dünya, hangisini dinleseniz bir hikâye bulursunuz. Bu bakımdan kendimi şanslı görüyorum. Ayrıca öğretmen arkadaşların gözlemleri, anlattıkları, velilerin anlattıkları derken kocaman bir havuz var. Görmeyi, dinlemeyi, süzmeyi bilene konu çok.  Edebiyat, zaten okumakla yazmakla ilgili bir derstir. Bazen soru yazarken başkalarının cümlelerini, paragraflarını kullanmak yerine kendi öykülerimden cümleler, paragraflar aldığım olur. İkisini farklı görmüyorum. Şimdiye kadar olumsuz bir durumla karşılaşmadım. Aksine kitapları olan bir öğretmen yazar olduğumu öğrendiklerinde öğrenciler de veliler de bana daha sıcak davranıyorlar.  Daha çok güven duyduklarını düşünüyorum. Yazmaya hevesli öğrencilerle daha yakın ilişkilerimiz oluyor. Onların yazdıklarını birlikte değerlendiriyoruz. Bazılarını yazdıklarını yayımlatmak için heveslendiriyorum.” şeklinde konuştu.

Edebiyat öğretmeni olarak, öğrencileri hem okumaya teşvik etmek hem de edebi yönlerini geliştirmek gibi amaçlarının olduğunu vurgulayan Güvenç, şunları dile getirdi; “Tüm öğretmenler, öğrencilere kitap okumanın önemini ve gerekliliğini anlatmalı. Edebiyat öğretmeni olarak zaten işimiz bu. Okumayı, yazmayı sevdirmek temel amacımız. Öğrencileri zorunlu tutuyoruz kitap okumaları için. Kitaplar öneriyoruz. Okunacak kitapları belirlerken onların yaşları, duygu dünyaları çok önemli. Okumayı sevdirecek, bu arada çevreyi, ülkeyi, dünyayı doğru algılamalarına, anlamalarına destek olacak kitaplar öneriyoruz. Okudukları kitaplar hakkında sınıfta tartışmalar düzenliyoruz. Her hafta bir konu belirleyip az ya da çok yazı yazmalarını istiyoruz. Yazdıklarını değerlendiriyoruz. Yetenekli öğrenciler ortaya çıkıyor böylece. Okul dergiciliği çok yararlı bir uğraşı oluyor onlar için. Kendi kitaplarımı önermem doğru olmaz. Kendiliklerinden edinip bana gösterdiklerinde çok mutlu olurum. Okulumuzda bir yazarlık kulübü oluşturduk. Yazmaya hevesli öğrencilerimize yol göstererek yazmayı özendirmeye çalışıyoruz. Çok güzel öyküler çıkıyor.”

‘NE YAZIK Kİ OKUMAYI SEVEN BİR TOPLUM DEĞİLİZ’

Bazı istatistik verilere de dayanarak Türkiye’deki kitap okuma alışkanlığının altı sıralarda yer almasına dikkat çeken Güvenç şunları kaydetti; “ Ne yazık ki okumayı seven bir toplum değiliz. Toplam nüfus sadece yedi milyon olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama  100 bin tirajla basılırken, Türkiye’de bu rakam bin ile 3 bin arasında. Türkiye’de 100 kişiden 4 buçuk kişi kitap okuyor. Japonya’da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye’de sadece 23 milyon. Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’nda, kitap okuma yapan Türkiye; Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7. Türkiye’de de yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Japonya’da 1 kişi yılda ortalama 25 kitap okurken, Türkiye’de bu oran, 6 kişi 1 kitap okuyor.  Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yükseköğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı. Bu istatistik içinde bulunduğumuz acı tabloyu gösteriyor. Bunun sorumlusu öğrencilerimizi sürekli bir sınav döngüsü içine sokan eğitim sistemimizdir. Bunun sorumlusu biraz da eline hiç gazete, kitap almayan ana babalardır. Bunun sorumlusu okumayı, kitabı özendirmeyen yöneticilerdir.”

Dijitalleşen dünyada her şeye erişimin kolaylaşmasının bir şeyleri araştırma, okuma, inceleme olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünen Güvenç; “Dijital zamanlardan geçiyoruz. Her şey iki parmağımızın ucunda. Oturduğu yerden tüm dünyayı, keşfedilmiş tüm yerleri gezebilme olanağı bulan gençlerimizin dergilere, kitaplara da şöyle bir bakmalarını beklerim. Hepimiz çok sıkıldık bu pandemi kısıtlamalarından. Umarım kısa bir süre sonra sağlıklı günlere kavuşuruz. Herkese önerim, günde hiç olmazsa en az yirmi dakika bir roman, bir öykü veya şiir, deneme, eleştiri vb. okumak için televizyondan ya da bilgisayar oyunlarından feragat etmeleridir. Sanatın gücü bizi diri tutar, bize umut verir.” şeklinde tavsiyelerde bulundu. 

- Reklam -