Dr. Akkoyunlu: Her zaman şüphe ile yaklaşırız

0
100

Uzm. Dr. Serkan Akkoyunlu Korona Virüs aşısına karşı şüphe ile yaklaşmanın doğal olabileceğini ancak aşırı şüphenin ruh sağlığına zararlar verebileceğini ifade etti.

Esma ALTIN/ANKARA

Uzm Dr. Serkan Akkoyunlu Korona Virüs salgını nedeniyle insanların karantina süreçlerindeki ruh halleri, sürekli evde kalmalarından dolayı meydana gelen psikolojik sıkıntılar ve Korona Virüs aşısına karşı tutumları hakkında bilgi verdi.  Akkoyunlu: “Bilinmedik olana her zaman için şüphe ile yanaşırız, bu Korona Virüs aşısı için de geçerlidir.” dedi.

AŞIYA KARŞI GÜVENİ DEĞERLENDİRDİ

Korona Virüse yönelik geliştirilen ve ülkemize de getirilen aşının toplum tarafından güvenli görülmesi konusunda insanların psikolojilerinin farklı olduğuna dikkat çeken Akkoyunlu şunları aktardı; “Bilinmedik olana her zaman için şüphe ile yanaşırız, bu coronavirüs aşısı için de geçerlidir, aşı çok kısa bir sürede yapılarak hızlıca onay sürecinden geçmiştir. Bir çoğu için de onayın adı acil kullanım onayı olarak adlandırılmaktadır. Dolayısı ile güvenilir olduğu söylense de elimizdeki veriler aslında yetersizdir. Bu durum hemen hemen hepimizde endişelere yol açmakta, bilinmezliğe katlanmak zor olmaktadır.”

Komplo teorilerinin bu belirsizliklerden beslendiğine vurgu yapan Akkoyunlu sözlerine şöyle devam etti; “Komplo teorileri tam olarak da bu toplumsal belirsizlik ve korku ortamlarında belirmektedir. Domuz Gribi hatta İspanyol Gribi dönemlerinde de komplo teorileri ile karşılaşılmıştır.  Komplo teorileri karışık, anlaşılması zor, öngörülemez durumlara bir açıklama getirerek belki de kişilerin ihtiyaçlarını karşılamakta, kaygılarını azaltan bir çözüm olmaktadır.  Komplo teorileri toplumdan izole olmuş kişileri, konumundan mutsuz olan ya da güçsüz bulanları, sıradışı/marjinal dünya görüşü olanları daha fazla çekmektedir.  Aşı karşıtı görüş, kampanya ve komplo teorileri zaten uzun süredir gündeme geldiğini de hatırlarsak Covid-19 aşılarının da bundan etkilenmesi doğaldır. Bazı kişilik yapılarının (paranoid ve şizoid gibi) ve psikiyatrik bozuklukların bu duruma yatkınlık yarattığı kabul edilebilir. Bunun yanına ülkemizde birbirine güven oranları diğer toplumlara göre belirgin olarak düşüktür.”

‘KORONA VİRÜS TETİKLEYİCİ OLDU’

Kısıtlamaların olduğu günlerde aile içinde birtakım olumsuz durumların ortaya çıkmasında psikolojik nedenlerin olup olmadığını değerlendiren Akkoyunlu şunları kaydetti; “Bu duruma iki açından bakılabilir. Birincisi Covid-19 sürecinin getirdiği riskler ve stres, endişe ile beraber öfkenin de ortaya çıkmasının kolaylaşmasına sebep olmaktadır. Covid-19 süreci kaygı stres ile bağlantılı psikiyatrik hastalıklar için bir tetikleyici faktör oldu ve ortaya çıkan bu olumsuz duygusal atmosfer ilişkilere de yansıdı. Nasıl camdan sarkan çocuğumuza kızıyorsak endişelendiğimiz durumlarda kendimizi öfkemizi gösterebiliyoruz. Bir kaygı bozukluğu ya da başka bir psikiyatrik hastalık bu duruma eşlik ediyorsa sorun daha da büyüyebiliyor. Kısıtlama sürecinde ise bu öfke tabiki en yakınımızda olanlara çıkıyor.”

Sorunların geçmişte de daha çok hafta sonları meydana geldiğini ifade eden Akkoyunlu şunlara değindi; “Yine bu kısıtlamalardan önce de psikiyatrist olarak çalışırken gözlemlediğim bir durum var. Aile kavgaları, krizler, kendine zarar verme davranışları daha çok hafta sonları karşımıza çıkar. Her ilişkide çatışmalar, tartışmalar olur, bir ilişkinin iyi olabilmesi için olumsuz etkileşimleri tolere etmesini kolaylaştıracak olumlu yaşantıların da olması gerekir. Pandemi sürecinde kısıtlamalar kişilerin rahatlamasını birbirine karşı bir nevi tampon görevi görecek yaşantılar yaşamasına, streslerini atmalarına engel olmaktadır. Zihin boş kaldığında düşünecek uğraşacak bir şeyler arıyor ve bu da genelde olumsuzluklar neden oluyor. Dolayısıyla olumsuz ruh hali ilişkilerde ön plana çıkabilmektedir. Çok muhabbet tez ayrılık getirir diye bir sözümüz var, bu süreçte bir kez daha doğru çıkacak gibi. Sümenaltı edilen çatışmalar bir arada olunca daha çok dillendirilip daha da derinleşebiliyor. Kısıtlamalar öncelikle okulun olmaması, ev sorumluluğunun, işlerinin çocuğu büyüklere, kreşe bırakmak, dışarda yemek yemek gibi mekanizmalar ile hafifletilmemesi, kişilerin üzerindeki yükü arttırmıştır. Ne kadar modernleştik müşterek hayat müşterek hayat yaşıyoruz desek de, bu yükün aslında kadınların üzerinde olduğu gerçeği ortaya çıktı. Birçok evde erkek yaşasa da kadın daha belirgin tükenmişlik yaşıyor, eşlerinin de yanlarında olmadığını algıladıkça bunun üzerinden çatışma ihtimalleri de artıyor.”

Bu süreçte özellikle çocukların kısıtlamalar dolayısıyla eve kapanmalarının çocuklar üzerinde nasıl bir etkisi olacağı konusunda açıklamalarda bulunan Akkoyunlu; “Bunun net cevabını ileriye yönelik olarak daha kimse tam olarak bilmese de şimdiye kadar yapılan gözlemler okulların kapalı olmasının çocukların yalnız olmasının çocuklardaki depresyon belirtilerini arttığını göstermekte. Bu etki yaştan ve cinsiyetten bağımsız olarak gösterilmiş. İlerleyen zamanda başka psikiyatrik belirti ya da bozukluklarla bu yalnız kalma süreci arasında belki bağlantı saptanabilir. Çocuk ve ergen yaş grubu yalnız kalmanın yaşıtlarının eksikliğine belki de diğer yaş gruplarından daha duyarlı olabilir.” ifadelerini kullandı.

KOROVA VİRÜS VE KAYGI

Korona Virüs nedeniyle insanlarda her an acaba virüs mü kaptım gibi kaygı durumları ortaya çıkmaya başladı. Bu kaygıların insanların psikolojik durumlarına ne gibi etkileri olabileceği hakkında bilgi veren Akkoyunlu şunlara değindi; “Böyle bir kriz durumunda tehdit durumunda kaygı yaşanması beklediğimiz ve işlevsel bir durum. Kaygı korku yaşayacaksınız ki dışarıda bir tehdit olduğunun farkına varacaksınız. Eğer bir kaygı korku hissetmiyorsanız bu sizin gerekli önlemleri almanıza engel olur. Tabi burada önemli olan şey yaşadığınız kaygının ve bununla bağlantılı olarak aldığınız önlemlerin ne kadar işlevsel olduğu. Eğer kaygı düzeyiniz günlük yaşam kalitenizi önemli ölçüde etkiliyorsa, alınması önerilen önlemleri almanıza rağmen kendinizi güvende hissetmiyorsanız, kaygılanmaktan olabilecek şeyleri düşünmekten kendinizi alamıyorsanız, aldığınız önlemlerde aşırıya kaçıyor, bir nevi vakit kaybediyorsanız bu sizin kaygıyla ilgili bir sorun yaşadığınız anlamına gelebilir. Bu durumda en önemli şey sorunu fark ederek öncelikle bir psikiyatrik muayeneye giderek durumun bir psikiyatrik rahatsızlık olup olmadığını tedavi ihtiyacını netleştirmek gerekir. Eğer bir tedavi ihtiyacı varsa kişinin durumuna ve tercihlerine bağlı olarak kendi kendine yardım kitapları takip etmek, daha çok bilişsel-davranışçı terapi yöntemlerini de içeren bir psikoterapi uygulaması ya da ilaç tedavisi uygun olacaktır.”

Kaygı durumundan kaynaklı olarak panik duygusunun da ortaya çıkabileceğini dile getiren Akkoyunlu sözlerine şöyle devam etti; “Panik atakları ve tekrar atak yaşama korkusunu içeren panik bozukluğu belirtileri kısmen de olsa Covid-19 belirtileri ile benzeşmektedir. Her iki durumda da nefes darlığı, daralma, çarpıntı gibi belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Bu pandemi sürecinde aynen panik bozukluğunda olduğu gibi vücuttaki belirtiler bir tehdit olarak algılanmaktadır ve çoğumuzun sağlığına, vücuduna olan dikkati artmıştır. Dolayısıyla vücudumuzdaki masum belirtileri bir tehdit olarak algılayarak bir panik atağı yaşama ihtimalimiz artmaktadır. Bir atak geçirdikten sonra bu ataklardan da korkmaya başlarsak panik bozukluğu yaşamaya başlamışız demektir. Bir panik atağı kendi başına pek tehlikeli olmamakla beraber çok rahatsız edici olabilir, sürekli benzer şeyler yaşamak konusunda kendimizi tetikte tutmamıza sebep olabilir, bizi önlem almaya teşvik ederek yaşantımızı daha da zorlaştırabilir. Genel sosyal mesleki işlevselliğinizi olumsuz etkileyebilir, İlişkilerinizi zorlaştırabilir.”

ÖLÜM KORKUSU ARTTI

Korona Virüsten dolayı pek çok kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle bu süreçte insanlarda ölüm korkusunun da baş gösterdiğini belirten Akkoyunlu şunları söyledi; “ Ölüm korkusunun, panik bozukluğunun bu dönemde arttığından bahsedilebilir. Bir yakınımızın ölmesi bizim de ölümlü olduğumuzu hatırlatarak normalde ölüme karşı var olan inkarımızı, sanki ölüm yokmuş gibi yaşamamızı engelleyebilir. Bu durum kaygı bozukluklarını ortaya çıkartabilir. Bir kaygı bozukluğu olduğunda da bu durumun tedavi edilmesi gerekiyor olabilir. Pandemi sürecinde bir çok kişinin kayıpları oldu. Doğal olarak bir çok kişi de bir yas süreci yaşadı ya da yaşamaya devam ediyor. Kaybedenin yakın birisi olması, kaybın ani olması, bu süreçte kişilerin izole olması, belli başlı yas ritüellerinin gerçekleştirilmesinde zorluk yaşanması yas sürecini karmaşık ve problemli hale getirebilmektedir. Yas sürecinde olan kişinin yasını yaşamak için kendisine izin ve zaman vermesi, olabildiğince ritüelleri gerçekleştirmesi, yüz yüze temas uygun olmasa da izole olması yasın acısını paylaşmanın yöntemlerinin bulunmasında fayda vardır. Mevlidin yapılamadığı günümüzde ölüm üzerinden yapılan kişiye anma etkinlikleri bu etkinlikte kişiden bahsetmek ona yönelik duygulardan bahsetmek iyileştirici işlev görebilir. Yas tek başına bir psikiyatrik rahatsızlık değildir ve tedavi edilmesi gerekmemektedir. Bununla beraber yasın uzaması, kişinin günlük yaşantısını sürdürmesini zorlaştırması, işlevselliğini bozması durumunda bir psikiyatrik rahatsızlığın varlığı açısından bu durumun değerlendirilmesi gerekir. Patolojik veya uzamış yas diye adlandırdığımız durumlarda çeşitli psikoterapi yöntemlerinden kişi fayda görebilir. Yas ile beraber bir psikiyatrik hastalık tanısı da konuyorsa o zaman bir ilaç tedavisi gündeme gelebilir.”

Pandemi nedeniyle insanların alt belleklerinde yer alan bazı durumların gün yüzüne çıkabileceğine dikkat çeken Akkoyunlu sosyal kaygı bozukluğuna değindi. Akkoyunlu: “Virüs bulaşması ile ilgili endişeye kapılarak sosyalleşmekten kaçınmak obsesif bir belirti olarak değerlendirilebilir. Bunun sonrasında sosyal kaygı bozukluğunun artacağını iddia etmek şüpheli olur. Takıntı-zorlantı bozukluğu olan kişiler sıklıkla önerilen yöntemlerle kendilerini rahat hissedememektedirler. Temiz olduklarından şüphe edip aşırı dezenfektan kolonya veya çamaşır suyu gibi maddeleri kullanabilmektedirler. Yıkama temizleme sürelerini çok uzun tutabilmek de çok da gerekmeyen durumlarda aşırı önlemler alabilmekte, günlerinin önemli bir kısmı bu önlemlerle geçebilmektedirler. Bununla beraber sosyal izolasyonun ve yalnızlığın çocuklarda sosyal kaygı bozukluğunun gelişmesini kolaylaştırabileceğine dair bulgular gelmeye başlamıştır. Ayrıca çekingenliği ve sosyal kaygısı olan kişilerin tedavisinde sosyal ortamlarla yüzleşmeleri standart bir yöntemdir. Sosyal kaygısı olan kişiler belki izolasyon döneminde günlük yaşantılarını daha rahat geçirmekle beraber sosyal durumlarla yüzleşmeye yalnız kalarak sıkıntıya katlanmayarak rahat ettikleri için ilerde sosyal ortamlara girmekte zorlanacakları farz edilebilir.” dedi.

PANDEMİ SÜRECİ VE UYKU BOZUKLUKLARI

Sokağa çıkma yasağı ve kısıtlamalarla beraber insanların sosyal hayatları azaldı. Evde geçirilen zamanın insanlarda yalnızlık duygusuna sebep olduğu ve insanların günlük düzenlerinde de değişikliklere yol açtığını dile getiren Akkoyunlu sözlerine şöyle devam etti; “Evde yalnız kalmak pandemi süreci günlük rutinlerimizi bozdu. Sabah kalkma saati, gece yatma saati birbirine girdi. Tek başına bu bile uyku kalitesinin bozulmasına, uyku bozukluklarına sebep olabiliyor. Ayrıca bu süreçte kaygının artması uyku kalitesini bozuyor, keza depresyon gibi diğer rahatsızlıklarda da uyku bozuklukları ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla uyku problemleri ile başa çıkabilmenin ön koşulu evde de olsanız belli günlük rutinleri yapmak, yatma ve kalkma saatleri oluşturmak, mümkünse fiziksel aktivitemizi arttırmak gerekir.”Evde yalnız geçirilen pandemi sürecinde insanların birtakım sanrılar görebileceğini, duyabileceğini vurgulayan Akkoyunlu; “Uyaran eksikliği, izole kalmak zaman zaman psikotik belirtiler yani varsayımlar, dışsal kaynağı olmayan duyumlar alma, sesler duyma gibi  gerçeğe uymayan, yoğun şekilde inanılan düşüncelerle yani sanrılar ortaya çıkabilmektedir. Bununla beraber bu tip bildirimler pek sık değil ve genelde geçici olabilmektedir. Kendi pratiğimde karşılaşmadım. Buna karşın izolasyon  bir stres faktörü olarak var olan hastalığın alevlenmesine sebep olabilir ya da yeni bir hastalığın ilk atağının tetiklenmesi ile de bağlantılı olabilir. Daha çok gördüğümüz maalesef daha öncesinde tanı almış hastalarımızın bu süreçte tedavilerini aksatmaları ile beraber tekrar belirti göstermeye başlamalarıdır. Tüm hastalarımıza en temel önerimiz bu süreçte fayda gördükleri tedavilerini aksatmamalarıdır.” dedi.