Büyük ölçüde filme dair içerik alıntıları yaptığım sinema eleştirmeni Esen Tan’ın,“yüzeyde bir mafya hikâyesi üzerinden, düzenbazlığın ve sahtekarlığın kol kola yürüdüğü bir sistemin nasıl meşru ve yasal yollarla sürdürülebileceğini gösterirken, yüzeyin altında derin katmanlar hâlinde savaş, sınıf bilinci, aile, hukuk sistemi ve sosyal statülere dair vurucu bir anlatı sunuyor” diye özetlediği evde seyredilsin diye çekilmiş film The Irishman’ı bir buçuk saat+ iki saat istirahat+ bir buçuk saat büyük bir keyifle ve fakat üç acı kahveyle ancak sağlanabilen dirençle seyrettikten sonra paylaşmadan edemedim.

Öncelikle filmi Amerikan sinema tarihinin gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerinden Martin Scorsese çekmiş dedim mi öneminin yüzde ellisini anlayacaksınız.

Hikâyesi, Charles Brandt’in 2004’te yayımlanan ve sendika lideri Jimmy Hoffa’nın birtakım karanlık senaryolar eşliğinde aniden kayboluşuna odaklanan I Heard You Paint Houses kitabındaki gerçek olaylara dayanan The Irishman, odağında Frank “The Irishman” Sheeran (Robert De Niro) karakterini barındırıyor. Bütün Baba filmleri üstüne sinmiş Robert De Niro’nun ve özel yöntemlerle gençleştirilmiş görüntüleri ve yaşlı halini izlerken pek çok eski film sekansları gözünüzün önüne geliyor.

Evde bilgisayarda seyrediyor olmanın avantajıyla onları anımsayacak tarihi ara bakışlar atabiliyorsunuz. Küba Fahri Konsolosu olarak efsane Fidel Castro ile yakın olma şansı yakalamış 68 kuşağı insanı olarak film satır aralarında dokundu bana. Amerikan mafyasının içki yasakları zamanında off shore çıkış arayışı içerisinde 1956’da Küba ve İstanbul’da eş zamanlı Hilton Otelleri yapışının gergefinin New York arka sokaklarında tezgahlandığının, “Domuzlar Körfezi” çıkartmasının Küba’ya demokrasi değil mafyaya yeni pazar sağlamak için yapıldığı gerçeği canlanıverdi gözlerimde.

Tan’dan kopyala yapıştır yaptığım film akışında; II. Dünya Savaşı sonrası yurda dönen Frank, bir mezbahanın etlerini taşıdığı kamyonuyla illegal birkaç işe elini atınca olaylar gelişiyor ve önce bir takım kirli işlerin yürütücülüğünü üstlenen Russel Bufalino (Joe Pesci) ile, sonrasında işçi sendikası yöneticiliği üzerinden yüksek meblağlı paraları “yöneten” Jimmy Hoffa (Al Pacino) ile tanışıyor. Kamyon şoförlüğünden hızlı bir çıkışla tetikçiliğe ve sendika memurluğuna geçen Frank, zaman içinde Russel Bufalino’nun vazgeçilmez ruh ikizi, Jimmy Hoffa’nın can dostu konumuna geçiyor. Her ne kadar karakter konumunda değişikliğe uğrasa da savaşta üzerine yapışan şiddet, kan, silah, ölüm ve otoriteye karşı umarsız itaat peşini bırakmıyor. Zaten o da bunların hiçbirinden kurtulmaya çalışmıyor.

Kamyon şoförlüğünden başlayarak, mafya desteğiyle sendikalar arası üst düzey bir görevli olarak çalışan Frank Sheeran’ın şiddet eğiliminin ve tıpkı bir ev boyar gibi umarsızca insan öldürebilme yetisinin ardında II. Dünya Savaşı’nda edindiği şiddet pratiği yatıyor. Böylece, hukuk sisteminin suç olarak belirlediği davranışların motivasyonun yine aynı hukuk sistemine sahip olan ülkenin savaş politikasından kaynaklanması, yani kendi ürettiği travmanın sonucunu suç olarak tanımlayıp hesabını yine vatandaşına kesmeyi şiar edinen politika, Scorsese için bir güldürü unsuru hâline geliyor.

Bu güldürü elbette karanlık unsurlar barındırıyor zira bir komedinin en temelinde yatan “mutlu son” karakterlerin hemen hiçbiri için geçerli olmamakla birlikte, neredeyse ölüm, şiddet ve mücadele olmadan tek bir günün geçmediği uzun yıllara tanık olurken, güldürü unsurları hayatta kalmanın bir koşuluna dönüşüyor. Filmin en büyük meselelerinden birisi de, zamanın geçmesi, umarsızca akması, bu sırada olan biten tüm olayların, J.F. Kennedy süikastinden Jimmy Hoffa’nın kayboluşuna kadar hemen her şeyin bir şekilde tarihin şeffaf sayfalarına karalanıp bırakılması aslında.

Bir noktada birbiriyle çelişen, çatışan ya da karşıt olarak konumlanan durumlarda dahi, meselenin nasıl çözüleceği, temizleneceği ya da filmin terminolojisiyle belirtelim, evin nasıl boyanacağı en başından beri belli. Filmin anlatımına ve sinematografisine de yansıyan bu planlı ve “sıkıcı” yapı, hikâyenin temelinde yatan esas meseleyi vurguluyor: Her şey eskiyor ve yaşlanıyor ama arızalar, bozukluklar, lekeler hep aynı yerde duruyor. Bilgisayarınızı kaparken “birde bizim derin devletin filmini çekseler ya” demekten kendinizi alamazsınız.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz