Corona’da Buluşalım – Joyeux Noel – Paylaşmayı Bilmek

Yıl 1914. Fransa içinde bir cephede geçiyor hikaye. Fransız ve İskoçlar bir hat, Almanlar ise karşı hat. 3 yüzbaşı ve 3 tabur var. Frontline yani “ön cephe”.

0
126

Yıl 1914. Fransa içinde bir cephede geçiyor hikaye. Fransız ve İskoçlar bir hat, Almanlar ise karşı hat. 3 yüzbaşı ve 3 tabur var. Frontline yani “ön cephe”.

İki siper arası yüz metre. Aradaki cesetler iki aydır öyle bekliyor. Bir yılbaşı gecesi İskoçlar gayda çalar, Almanların arasından bir tenor opera söyler. O gece savaşmazlar. İlk defa 3 yüzbaşı bir araya gelir. Ertesi günde savaşmazlar. Askerler kaynaşır. Futbol maçı yaparlar. Cesetler toplanır. Topçu ateşlerini birbirlerine haber verirler. Hatta düşman askerlerini kendi siperlerine alırlar. Ailelerine yazdıkları mektuplarda yaşadıklarını yazınca, sansür komiteleri olan biteni anlar. Alman yüzbaşıyı askerleri ile birlikte Doğu Prusyaya, Ruslara karşı savaşmaya gönderirler. İskoç yüzbaşı divani harbe, Fransız ise başka bir ön cepheye gönderilir. Ona da vatana ihanet suçu işledin denir. Bir savaş tarihi ve flimleri seven olarak, o bölgede gerçekte karşılıklı çok gaz bombası ve kimyasal silah kullanıldığını biliyorum. Genç insanlar birbirlerini tanıyınca karşılıklı kıyamı durdurdular. Sırf, silah sanayi istiyor diye milyonlarca gencin öldüğünü anladılar.

Diyeceğim biz insanlar paylaşmayı bilseydik. Barış sürekli olurdu.

Ufacık bir virüs dahi sonumuzu getirebiliyor. Aslında ne kadar biçareyiz.

EN ÖNEMLİSİ BUNUN FARKINA VARDIK.

İnsanlık tarihi boyunca, kıyama varan hastalıkları öğrendik hep birlikte. Düşünün, kimse sokaklarda olmayınca İngiltere de yaban keçileri ve geyikler şehirlerin sokaklarında dolaşmaya başlamış. Belki de onlarda bir ateşkes zannettiler bu sessizliği. Öldürülme korkusu olmadan rahatça sokaklarda gezdiler. Demek ki ölüm endişesi insanlığı sarınca insanların kimseye zararı dokunmuyormuş. Ayıca, o çok dalga geçilen, feminist bunlar, çevreci bunlar, doğacı bunlar, hatta komünist (ne ilgisi varsa) denilen duyarlı vatandaşlar haklıymış. İklim aktivistliği, hayvan hakları ve çevreye sahip çıkmak, feministlik salt bir duyarlılık değil; sürdürülebilir bir dünya için zaruriymiş.

Peki daha başka neler öğrendik.

Hijyenin önemini. Evet, ellerimizi yıkamanın, üstümüzü başımız temiz tutmanın şart olduğunu, gerekirse pekala alışveriş merkezleri dışında da var olabileceğimizi, ama insanın en çok insana ihtiyacının olduğunu, zor zamanlarda yan yana olmanın, birbirinden destek almanın önemini de öğrendik. Sanayileşmiş ülkelerde uzun zamandır ilk defa gökyüzünün bu kadar mavi göründüğü, inşaat ve motor trafiği eksilince, gürültü kirliliğinin ne gibi rahatsızlıklar yarattığını, günlük koşuşturma ve hengame içinde en yakınlarımızla bile ortak hiç bir şey paylaşmadığımızı, Venedik’te suların berraklaşıp balıkların, kuğuların, yunusların kanallarda gezinmeye başladığını, sessiz ortamlarda hiç duymadığımız kadar kuş cıvıltısı olduğunu, bizden başka canlılarında yaşam hakkı olduğunu, paylaşmanın en büyük erdem olduğunu.

Son olarak, modern çağda ilk defa av oldu insanlık. Bir virüs avlıyor hem de. Bizlerde çaresizce evlere kapandık bekliyoruz. Görüldüğü gibi bütün dünya halklarının kaderi ortaktır. Bir salgın hastalıkta, virüsler Türkü, Arabı, Çinliyi, Almanı, İtalyanı, Hintli’yi ayırmamaktadır. Bütün dünya halkları ortak bir yaşam için el ele mücadele vermek zorundadır. Daha önce kıymetini bilmediğimiz pek çok şeyin değerini anlarız umarım.

Not: 1914 yılında bahsettiğim olayın geçtiği filmin adı “Joyeux Noel“.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz