Ultramaraton efsanesi Bakiye Duran ile söyleşi…

59 yaşındaki Bakiye Duran Türkiye’nin ilk ultramaraton koşucularından. 42.2 kilometrelik maraton mesafesini aşan yarışların Türkiye’de hiç bilinip denenmediği yıllarda Türkiye’yi sayısız ultramaraton dünya şampiyonasında temsil etmiş ve dereceler kazanmış.

Kendisiyle Çekmeköy ormanındaki çadırında buluştuk. Bize köyünden gelen peynirlerle, biberlerle hayatımızda yediğimiz en güzel kahvaltıyı hazırladı. Sonucu da asla unutamayacağımız bu söyleşi oldu. Doğup büyüdüğü Samsun’daki köyünden çıktık, Patagonya’nın bataklıklarını geçtik, oradan Çek Cumhuriyeti’ne, Tayvan’a uçtuk ve nice çölleri aştık. Anladık ki bütün başarılarının ardında pes etmek nedir bilmeyen bir zihin ve muazzam bir hayal gücü var. Biz Bakiye Duran’dan çok şey öğrendik. Dileriz sizin için de ilham verici bir söyleşi olur. Keyifli okumalar.

Nice dünya şampiyonasında ülkemizi temsil etmiş, dereceler almış öncü bir koşucusunuz. Bakiye Duran için Ultramaraton koşma hayalini ilk ne zaman başladı?

Bakiye Duran: Çocukluğumda biz hikayelerle büyüdük. Türkiye dolu badire atlatmış. Göç hikayeleri, kıtlık hikayeleri, savaş ve aşk hikayeleri dinledik büyüklerimizden. Anlatılan her hikaye için hayalimde bir yer, bir ev, bir arazi seçtim. Çocukluğumda annemden babamdan dinlediğim hikayeleri hiç unutmadım.

Derken radyo çıktı.

Babam eve Singer marka bir radyo aldı. Radyonun çıkması ile ailecek toplanıp haberleri, Arkası Yarın’ları, tiyatroları dinledik. Dinledikçe hayaller kurduk.

Hayatımın dönüm noktalarından biri her Perşembe akşamı yayınlanan radyo tiyatrolarıydı. Dinlediğim bir tiyatro oyununda yabancı ülkede genç bir çift evleniyorlar ve çocukları oluyor. İkisi de işsiz; devlet çocuğu ellerinden almak istiyor. Kız bir gün gazetede yedi gün  yedi gece sürecek bir koşu yarışı düzenleneceğini okuyor. Kazanan yarışmacı büyük para ödülünün sahibi olacak. Kız çaresiz, para ödülünü kazanmak ve çocuğuna bakabilmek için antrenmanlara başlıyor. Günler gecelerce ormanda antrenman yapıyor. Ve yarış başlıyor. Dere geçişleri, yağmur, soğuk, çamur… Ne macera! Nefesimizi tuttuk radyonun etrafında dinliyoruz.

Söyleşiye başlamadan önce Bakiye Duran’la çadırında kahvaltı hazırlıyoruz. Hakkında çok şey okuduğum ve hayranlık duyduğum bir sporcuyla tanışmanın verdiği heyecanla etrafımdaki her şeyi hafızama kazımaya çalışıyorum. Elbette fotoğraf makinamdan da biraz yardım alıyorum.
Söyleşiye başlamadan önce Bakiye Duran’la çadırında kahvaltı hazırlıyoruz. Hakkında çok şey okuduğum ve hayranlık duyduğum bir sporcuyla tanışmanın verdiği heyecanla etrafımdaki her şeyi hafızama kazımaya çalışıyorum. Elbette fotoğraf makinamdan da biraz yardım alıyorum.

Çok heyecanlı. Tiyatronun sonunda ne oldu?

Bakiye Duran: Tiyatronun sonunda kız finiş çizgisinden sürünerek de olsa geçti ve kazandı. Eşi benzeri görülmemiş bir mücadele. Ve ben, radyonun yanındaki çocuk Bakiye, tiyatroyu dinlerken o araziyi hayalimde kendi köyüme kurdum. Hayvan otlattığım yerlere, ekin biçtiğim tarlalara kurdum. Tam bir Survivor! Koşma fikri aklıma ilk o zaman düştü.

Hayvan otlatmaya gittim, onlar otlarken akşama kadar koştum. Üstüm başım yırtıldı, üzülmedim. Susadım, dereden su içtim. Tiyatrodaki kadın derelerden geçiyordu, ben de köyün derelerinde yüzdüm.  Annem bir gariplik olduğunun fark etti ama çözemedi bir türlü. “Kızım senin üstün başın hiç kirlenmiyor” dedi durdu. Bir bilse tüm gün derede yüzüyorum, bayırda yarış koşuyorum tiyatrodaki kız gibi… En sonunda evde adım “keçi kız”a çıktı.

Hakikaten çok güçlü bir ilham kaynağı olmuş tiyatro sizin için.

Bakiye Duran: Evet ama sana bir şey söyleyeyim mi? Ben o hayalimdeki yarışı hala gerçekleştirmiş değilim. Çok macera yarışı koştum, ultramaraton koştum, ekstrem yarışlar denedim ama o çocukluk hayalimdeki yarış gibisini bulamadım.

Bugüne kadar katıldığınız yarışlar içinde sizi en çok etkileyen yarış hangisiydi?

Bakiye Duran: Aslında bu soruyu cevaplaması hiç kolay değil. Çünkü hiçbir yarış birbirine benzemez. Buna rağmen koştuğum yarışlardan öyle biri var ki unutabileceğimi hiç sanmıyorum. Patagonya’da koşu, bisiklet, oryantiring ve tırmanış etaplarından oluşan bir macera yarışına katılmıştık. Çeşitli ülkelerde yapılan eleme yarışları neticesinde dünya şampiyonasına 14 takım seçilmişti. Biz de Türk takımı olarak seçilen 14 takımın içindeydik.

Üç gün ve 150 kilometre boyunca hiç durmadan bataklıkta gittik. Kunduzların kuyularından geçtik. Bataklığın yüzeyi yer yer otlarla kaplıydı. Ama altında iki metrelik çukurlar vardı. Düştün mü bitersin. Bu nedenle yüzeyi batonlarla yoklaya yoklaya gidiyorduk.

3 GÜN UYUMADIK

3 gün hiç uyumadık ve sadece bataklığı geçtik. 150 kilometre boyunca yağmur hiç durmadı. Yer gök ıslak, her yer buzlu ve soğuk. Kuru bir yer yok. Kıyafetlerimizi çıkarıyoruz ama yerine giyeceğimiz kıyafetler de ıslak. Kutuptayız, Güney Amerika’ın en ucundayız. Suyu bulduğumuz çukurlardan içiyoruz. Yoruldukça çadırımızı sel yataklarına kuruyoruz. Sel götürmesin diye çadırı ağaçlara bağlıyoruz. Yarışın sonunda biz dünya üçüncüsü olduk. Ve ben Türkiye’ye geldikten sonra iki sene sulu hiçbir meyveyi yiyemedim. İki sene muz yiyemedim. İki sene hamura dokunamadım.

2004 yılında Çek Cumhuriyeti’nde koştuğunuz 24 ve 48 saat Salon Dünya Şampiyonası da zorlu bir yarış olmuştu Bakiye Duran için. Fiziksel ve mental olarak nasıl hazırlandınız?

Bakiye Duran: Ben Japonya, İtalya, Tayvan gibi pek çok ülkede yarışlarda, dünya şampiyonalarında koştuktan sonra organizasyonlardan davetler almaya başladım. Aldığım davetlerden biri de Çek Cumhuriyetinde yapılacak 24 saat ve 48 saat dünya şampiyonalarıydı.

Daha önce pek çok yarış koşmuştum ama 24 saat ve 48 saat kapalı salonda bir pistte koşulacak yarışa hiç katılmamıştım. Koşanları tanıyordum. Hikayelerini okuyordum.  Ancak davet alınca işin rengi değişti.

Hazırlanma kararını verirken köy hayatımı düşündüm. Gündüz gece demeden hayvan otlatıyordum. Ya da sabah 4-5 gibi kalkıyordum, 15-16 saat uyumadan iş yaptığım dönemler oluyordu. Bedenim ve zihnim güçlüydü. Köy hayatındaki disiplinli yaşam tarzımı hatırlamak bana cesaret verdi ve katılmaya karar verdim. Herkes için geçerli bu. Mental gücünüz yoksa vücut yenik düşer.

Yarış nasıl geçti? Yarışta da ilk sıralarda bitirdiniz. 

Bakiye Duran: 24 saat ve 48 saat yarışları birbiriyle bağlantılı yarışlardı. Ben ikisine de kaydoldum. Birinci 24 saat çok güzel geçti. Sadece 20 dakika dinlenme, yeme içme ve tuvalet molaları veriliyordu. Ben 24 saat içinde 178 kilometre koştum ve dünya üçüncüsü oldum.

Sonra 48 saat yarışına devam ettim. Sabah dokuzda başladı yarış. Birinci gün başarıyla bitti. İkinci gün 220 kilometreleri buldum ki önümde bir yarışmacı düştü. Pistin zemini mermerdi ve kaygandı. Ben önümde düşene basmamak için üzerinden atladım. Meğer yer terden ıslanmış. Terin üstüne basıp kaydım ve karşı duvara çarptım. Doktorlar geldi. Beni kaldırdılar. Tedavi yaptılar. Bileğim burkulmuş.

Hakemler dediler ki: “Dünya üçüncüsü gidiyorsun. Dinlenerek de olsa koşabildiğin kadar koş.” Yarışı bitirmeye karar verdim. Sekeleye sekeleye 60 kilometre daha gittim. Dünya dördüncüsü olabildim. Arkamdaki Macaristanlı kızla aramızda 25 kilometre fark vardı, maalesef arayı kapattı.

Yine de bırakmamanız çok etkileyici. Azminize bir kere daha hayran kaldım.

Bakiye Duran: Babam bir insanda iki insan yaşar derdi. Birinci insan “bedendir”. Beden: “Yat, sonra çalışırsın.” der. İnsanı keyfe rahatlığa çeker.  İkincisi ise “zihindir”. “Kalk” der, “Çalış, farklı olanı, yapılmayanı yap.”.  Burada hangisi galip gelirse onun dediği olur. Beyin gücünüz baskın olursa, bedene hükmeder. Bende de bu yarışta öyle oldu. Azmettim ve yarışı tamamladım.

Tayvan Taipei’deki yarış da ilginç bir deneyim olmuş bildiğim kadarıyla.

Bakiye Duran: Hem de ne! O zamanlar internet yoktu. Bana mektupla yarış davetleri geliyordu. İngilizcem yok denecek kadar azdı. İngilizce bilen bir arkadaşımla Tayvan elçiliğine gittim. Bana vizeye gerek olmadığını söylediler.

Yarış için yolculuk vakti geldiğinde  17 saatlik uçuş sonunda pasaporttan geçemedim. Dediler ki vizeniz yok. Ben davet mektuplarımı gösterdim. Dünya şampiyonası olduğunu ve organizasyon ile iletişime geçebileceklerini söyledim. Olmayan İngilizcemle bir de gümrük memurlarını iknaya giriştim. İşin kötüsü onlar da İngilizce bilmiyordu.

Organizasyona telefonlar edildi. En sonunda ikna oldular ama o sırada beni yarış yerine transfer edecek araç kaçmıştı. Bana bir dinlenme odası ve yemek verdiler. “Rusya’dan bir uçak gelecek dünya şampiyonasına. Onlarla birlikte seni götürürüz” dediler. O sırada vize işlemlerim halledildi.

Rusya uçağı geldi. Uçaktan 80-100 kişi indi. İdarecileri, vekilleri, kulüp başkanları ile 80-100 kişi. Giyinmiş kuşanmışlar. Ben tek kişiydim. Düşünebiliyor musunuz?

Yarış alanına ulaştırdılar bizi. Ertesi gün resmi geçit yapılacaktı. Herkes kendi ülkesinin bayrağını taşıyacaktı. Ben Türk bayrağını aldım ama üzerimde milli formam yoktu. Bana milli formam olmazsa resmi geçite katılamayacağımı söylediler. İyi de benim bir milli formam yoktu ki. Hızla düşündüm. Bir yarıştan kırmızı beyazlı bir eşofman kazanmıştım. Hemen koşarak onları giydim. Resmi geçite katıldım.

Şuna üzülüyorsun. Svaziland’ın nüfusu bir milyon. Onlar bile ekiple gelmiş. Daha küçük ülkeler ekiple gelmiş. 70 milyon Türkiye’den bir tek benim. Kendime acıdım.

Her ülke hakkında bilgi verildi sonra.

Federasyon başkanı benim de ismimi anons etti. Sahneye çıktım. Bir konuşma yaptı. Alkış koptu. Macaristanlı bir arkadaşıma sordum: “Niye insanlar bu kadar bağrıştılar?” Başkanı demiş ki: “Türkiye’de ultramaratonu bilen yok. Bu kız da ultramaratonu kendi başına öğrenmiş. İyi de koşuyor, dereceleri var ama kendi ülkesinde desteklenmiyor. Ailesi de köyde yaşıyor. Kendi imkanları da yok aslında ama o her şekilde yemiyor içmiyor para biriktiriyor geliyor. Biz her görüşümüzde dil bilmediği için ‘Bir daha gelemez kaybolur.’ diyoruz ama o yine bir şekilde yolunu bulup geliyor. Demek ki istenince yapılıyor. Ona ultramaratonun cesur ve yalnız kızı ismini veriyorum, onaylıyor musunuz?” demiş. Alkışlar bu yüzdenmiş.

Bu konuşma benim için güzel bir anı oldu.

Bu ilgisizliğin nedeni ne sizce?

Bakiye Duran: İlgisiziz çünkü biz dünyanın baktığı pencerelerden bakmıyoruz. Onların 100 yıl önce bakıp geçtiği pencerelerden bakıyoruz daha.

Ultramaratonu bitirme hissini nasıl tanımlarsınız? Coşku mu gurur mu yoksa bir sonraki yarış planı mı Bakiye Duran için önemli ve kafasında olan?

O iş hiç hayal ettiğin gibi olmuyor. Diyelim ki ikimiz bir yarış hedefledik. Fas’ta 150 kilometrelik Marathon Des Sables’ı koşacağız. Kaydolduk, hazırlığa başladık. Hazırlık döneminde sürekli hayal kurduk. Uçak biletini aldık, oteli ayarladık, zorunlu ekipmanları aldık. En güzel yeri de burası biliyor musun? Derken koşu günü geldi. Start aldık. Binlerce insanla beraber koştuk. Ve bitti.

Çok kötü oluyor yarış bitince.  Bitmesin istiyorsun. Bitince ilk gelen his hüsran oluyor. İstersen birinci ol. Birinci için de bitiyor, sonuncu için de bitiyor yarış. O yüzden yarış bittiği an yeni yarışı hedefliyorsun. Çünkü hayallerin bitmesin. Hep daha ileriye gidesin.

100-200 kilometrelik yarışları koşmak için gereken disiplini nasıl sağlıyorsunuz?  Yarış öncesi ve sonrasında zihninizi zinde tutmak için uyguladığınız yöntemler var mı?

Bakiye Duran: Aslında birçok yöntem var. Yine aynı örnek üzerinden vereyim. Diyelim ki karar verdik seninle Marathon Des Sables’ı koşacağız. Bu yarışı aylar öncesinden beyninin içinde defalarca koşmalısın. Yattığın zaman uykunda çölleri geçmelisin. Bunu bir şekilde kendine kabul ettirmelisin. Hiç paran yoktur. Uçak bileti alınmamıştır. Yarış kaydı yapılmamıştır. Belki bacağın sakattır ya da her yerin ağrıyordur. Ama sen yine de beynine bu yarışı koşacağını her gün kabul ettirmelisin. Beyin bunu kabul ettikten sonra koşarsın. Bir bakmışsın ayağın iyileşmiş. Bir bakmışsın sponsor gelmiş, uçak biletin tamam. Bir bakmışsın Fas’tasın. Dün topallıyordun, bugün iyisin.

Yaptığınız her işi farklı yapıyorsunuz. Sadece koştuğunuz yarışlar değil, organize ettiğiniz yarışlarda da hep farkınızı yaratıyorsunuz. 

Bakiye Duran: Babamın bana özellikle sürekli söylediği bir şey vardı: “Bir işi sen yapmışsan o kadar iyi yap ki senin yaptığını gören uzaktan bilsin”. Köyde herkes inek ve davar otlatırdı. Ama benim beslediğim kuzular farklı olurdu. Onları zımba gibi yapardım.

Herkes tezek yapar, duvarda kuruturdu köyde. Bir gün annem benden de tezek yapmamı istedi.“Ben bu tezekleri nasıl daha güzel yapabilirim?” diye düşündüm.  Onları yuvarlak yuvarlak yaptım. Sonra üstlerine ırmak taşlarından kaş göz yaptım. Samanlardan saç yaptım. İnsan topluluğu gibi oldular bir görsen. Gülenleri tezekler, suartı asık olanlar, kulakları dik olanlar… Bir gün kaymakam eşiyle birlikte bizim köye geldi. Bir baktım bizim tezeklerin yanında eşiyle birlikte fotoğraf çektiriyor. Çocuklar tezekleri alıp götürdüler. O kadar beğendiler ki.

Ben tezeği duvara astırdım.

Uzun lafın kısası babam doğru söylüyor. Bir işi öyle iyi yap ki uzaktan yapan onu senin yaptığını bilsin. Onu Bakiye yapmıştır desin. Yaptığım işlerde hep bunu düşündüm. Ben tezeği duvara astırdım.

Ultramaraton yarışlarının günümüzde geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bakiye Duran: Türkiye’de de koşu ve ultramaraton çok gelişme kaydetti. Arazi yarışlarında patlama yaşandı. Bunda şunun etkisi var. İnsanlar kapalı mekanlarda, rezidanslarda yaşamaktan, çalışmaktan, bir ağacı görme şansı olmadan yaşamlarını geçirmekten bunaldılar.

Bir örnek vermek istiyorum. Afrika’da bir çöl yarışı koşuyoruz. Dünyanın en zenginleri, CEO’lar, şirket sahipleri yarışıyor. Big Baba deniliyor yarışa bu nedenle. Bir yarışmacı gördüm. Koşarken sıcaktan baygınlık geçirmiş. Bir ağaç dibine çökmüş. Yarış sonunda öğrendim ki İngiltere’nin en zengin adamlarındanmış. “Neden bu yarıştasın?” sorusuna şöyle cevap verdi:  “Gösterişli hayatları mecburen yaşıyoruz. Mecburen her gün tıraş olup şık giyinip fotoğrafçılara poz veriyoruz. Ben de bir kertenkele gibi, bir böcek gibi otların arasında gezmek, aç kalmak, yoklukla sınanmak istiyorum.”

Bakiye Duran için bundan sonraki hedefleri neler?

Bakiye Duran: Ben köy kızıyım. Türk kızlarının da tüm imkansızlıklara rağmen yurt dışına çıkabileceklerini, çölde, dağda, kırda, Patagonya’da, aklın alabildiği ve alamadığı her yerde koşabileceklerini, koşmayacaklarsa da başka bir şey yapabileceklerini göstermek istiyorum. Örnek olmak istiyorum. Hala daha koşmak istediğim yarışlar var. Organize etmek istediğim yarışlar var. Hedeflerim var. Maceraya, mücadeleye devam.

Söyleşi bitiyor. Çadırın kapısı ormana açılıyor. Birlikte patikalarda biraz yürüyüş yapıyoruz. O gün hiç bitmesin istiyorum. Ama Ankara otobüsüne yetişmem gerek. Son fotoğrafı çekiyoruz. İlk bakışta sporla ilgili görünüp aslında tamamı hayata ilişkin olan hayat dersleri ile Bakiye Duran’a şimdilik veda ediyoruz.
Söyleşi bitiyor. Çadırın kapısı ormana açılıyor. Birlikte patikalarda biraz yürüyüş yapıyoruz. O gün hiç bitmesin istiyorum. Ama Ankara otobüsüne yetişmem gerek. Son fotoğrafı çekiyoruz. İlk bakışta sporla ilgili görünüp aslında tamamı hayata ilişkin olan hayat dersleri ile Bakiye Duran’a şimdilik veda ediyoruz.

Bir diğer Röportajım “Denizyıldızı Hikayesi: Avukat Mustafa Keskin ile rehber köpek Tabs!

FACEBOOK YORUMLARI

SONSÖZ YORUMLARI

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen adınızı girin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.