AYDOĞAN: YAZAR, YAZI GÜCÜNÜ YAŞADIĞI VE TANIK OLDUĞU TOPLUMSAL OLAYLARDAN ALIR

0
11

Ortaokul çağlarında öğretmenleri vasıtasıyla edebiyat ile tanışan ve okuduğu pek çok eserin etkisi ile yazmaya başlayan şimdilerde hem şiir hem öykü hem de anı yazma çalışmaları bulunan yazar-şair Sami Aydoğan, edebiyatın insan üzerindeki etkisi ve önemi hakkında gazetemize konuk oldu.

Esma ALTIN/ANKARA

Ortaokul çağlarında başlayan ve sonrasında bir edebi kişiliğe sahip olmasına kadar devam eden okuma aşkı ile hem toplum hem de edebiyat alanı için önemli eserler kaleme alan yazar-şair Sami Aydoğan, edebiyat ve toplum ilişkisi hakkındaki görüşleri ile gazetemize konuk oldu. Zor bir hayat yaşadığını belirten ve bunları edebi eserleri ile aktardığını belirten Aydoğan; “Edebiyatla ilgim ortaokul sıralarında başladı. Köyümden çıkıp başkentte bir ortaokulda başladığımda öğretmenlerimin öğütlediği yazınsal yapıtları okumak bana çok çekici geldi. Klasik Batı Edebiyatı ve Türk edebiyatından seçkin yazarların yapıtları benim de yazmamda etken oldu.” dedi.

- Reklam -

‘HAYATIM PEK KOLAY İLERLEMEDİ’

Okuma-yazma bilmeyen bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldiğini ve o günden bugünlere hem iyi bir eğitimci hem de iyi bir yazar-şair olarak geldiğini ifade eden Aydoğan sözlerine şöyle devam etti; “2014 yılında emekli olmuş bir İngilizce okutmanıyım. Yaşam yolculuğum 1953’te okuma, yazma bilmeyen bir anne-babanın ikinci çocuğu olarak başladı.  Çorum, Alaca, Karamahmut Köyü doğumluyum. İlkokulu bitirinceye kadar köyümde yaşadım, orta, lise ve üniversite Gazi Eğitim Enstitüsü öğrenimimi başkentte tamamladım. Gazi Eğitim Enstitüsü 3 yıllıktı, sonradan 4’üncü yılı tamamlama hakkı tanındı 3 yıllık mezunlara. Eskişehir Anadolu Üniversitesinde tamamladım. 1975 yılından emekli oluncaya kadar, emekli olduktan sonra da beş yıl kadar özel kurumlarda ve kendi kurduğum yabancı dil kursumda hem yönetici hem de öğretmen olarak çalıştım. Denebilir ki emekliliğim 66 yaşımda başladı. Pandemi başladığında ben de emekliliğimin tam anlamıyla başladığını düşündüm Yaşamım özetlediğim kadar kolay ilerlemedi. 1971 yılında öğretmen okulundan mezun olur olmaz bir köye atamam yapıldı. Köy Çorum, Ortaköy, Senemoğlu Köyü. Çekerek ırmağının bir kolu üzerinde kurulu, ırmağın coşkun olduğu bir yıl köprüsü kullanılmaz olmuş, köye geçişin yalnızca atlarla veya ırmağın sakin olduğu aylarda paçaları sıvayarak yaya geçiş mümkündü. Bu ırak, kent yaşamından habersiz köyde radyo bile lükstü. Bu köy yaşamımda ve kendi doğduğum köyde karşılaştığım sorunları, insanların tanımı olanaksız yoksulluğunu ‘Köyümden Mektuplar’ başlıklı şiir dosyamda ve ‘Köprü’ başlıklı öykü dosyamda topladım. Öğretmen okulu mezunları doğrudan üniversite sınavlarına giremiyordu o yıllarda. Öncelikle lise fark derslerini verip lise diploması almamız gerekiyordu. Köyde yaşayıp kentte bir liseyi tamamlamak pek pratik değildi. Bizler için üniversite yaşamı eğitim enstitüleri yoluyla mümkündü. Hazırlığımızı eğitim enstitüsü sınavlarına yapmamız gerekiyordu. Öyle yaptım ve dönem sonunda girdiğim sınavda başarılı olarak İngilizce bölümünü kazandım. 1972 – 75 arasında, aralıksız 3 yıl içinde mezun oldum ve o tarihten beri çeşitli liselerde öğretmen olarak çalıştım. 1975 – 1980 ülkenin sancılı yılları.  Bana da sürgünlerden pay düştü. Onuncu köye kadar sürüldüm. On bir, on iki ve on üçüncü köyler Mamak askeri kışlası ve görevden alınmalar oldu. 6 yıl süren mahkeme sonunda aklanarak görevime iade edildim. Bu süre içerisinde birçok dil kursunda güvencesiz ücretli olarak çalıştım. Göreve dönüp özlük haklarım iade edildikten sonra Ankara Üniversitesinin açtığı sınavda başarı sağlayarak İngilizce okutmanı olarak yaklaşık 19 yıl çalıştım. Bu yıllar en verimli yıllarımdı diyebilirim. Üniversiteye başlayıp emekli oluncaya kadar ders verdiğim Tıp Fakültesinde öğrencilerim ve mezun doktorlar için aynı üniversitede İngilizce okutmanı olan eşimle birlikte 5 ayrı ders kitabı ve 3’üncü baskısını üniversitenin yaptığı çeviri sözlüğümüz yayımlandı. Halen aktif olarak özel dersler veriyorum.”

Edebiyata olan ilgisinin köyünden çıkıp başkent Ankara’ya ortaokul eğitimi için gittiği dönemde başladığını kaydeden Aydoğan, şunları anlattı; “Edebiyatla ilgim ortaokul sıralarında başladı. Köyümden çıkıp başkentte bir ortaokulda başladığımda öğretmenlerimin öğütlediği yazınsal yapıtları okumak bana çok çekici geldi. Klasik Batı Edebiyatı ve Türk edebiyatından seçkin yazarların yapıtları benim de yazmamda etken oldu. Lise yıllarım başladığında dünyada esen 68 rüzgarı ülkemizi de etkilemiş, bir liseli olarak bizleri de içine almıştı.  Öğretmen okulundan mezun olup ilkokul öğretmeni olarak köye gitmeden önce birçok Marksist yazarın kitaplarını, Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Ahmed Arif, Edip Cansever, Metin Eloğlu ve başka birçok şairin şiir kitaplarını edindim. Marksizmi tanıdıkça ve bu şairleri okudukça edebi kişiliğimin de geliştiğini fark ediyordum. O yıl Köyümden Mektuplar dosyamı yazdım. Yazdıklarım doğal olarak düşüncelerimi ve yaşadıklarımı, içinde bulunduğum toplumda sınıfları, ezilen sınıfların kurtuluş yolların ben de düşünmeye ve okuduklarımı yorumlamaya başladım.  İşte bu koşullarda üniversite yıllarım başladı ve aynı doğrultuda felsefi olarak da kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. Üniversite yıllarımda ‘Başkent Sokaklarında’ adlı dosyamı kaleme aldım. Bu dosyam da hiçbir değişiklik yapmadan yayımlanacak.”

‘HEDEF KİTLEM KÖYLÜLER VE KENT YOKSULLARI’

Genellikle şiir, öykü ve anı türünde eserler kaleme aldığını buna ek olarak makale denemelerinin de olduğunu belirten Aydoğan şunları söyledi; “Toplumsal konuları irdeleyen makaleler deniyorum. Bunlara makale demekten çok deneme demem daha doğru olacaktır. Bir iddiam yok, kendimi kimseyle yarışma içinde görmüyorum. Hedef kitlem köylüler ve kent yoksulları. Aynı zamanda öğrenci, öğretmen, memur ve egemen sınıfların dışında kalan tüm tabakalar. Son yıllarda köyden göçlerin yaşanmasıyla köylüler hem üretimden kopmuş hem de kente uyum sağlamakta güçlük çeken kent yoksullarına dönüşmüştür. Bu kitlelerin yaşamını, özlemlerini, geleceğe yönelik beklentilerini ve düşlerini ele almaya çalışıyorum. Ağırlıkla yalın bir gerçekçilik yazılarımda ve şiirlerimde dikkat çekicidir.”

Eserlerini toplumsal boyutları açısından değerlendiren Aydoğan şu ifadeleri kullandı; “Nazım Hikmet’i, Hasan Hüseyin Korkmazgil’i, Enver Gökçe’yi okudukça benim de toplumcu gerçekçi düzlemde yazdığımı fark ettim. O yıllardan beri yazın anlayışım hiç değişmedi. Yalınlık ve gerçekçilik kılavuzum oldu. Bu unutulmaz şairlerimizin çizgisinden yürümek onur veriyor. Onlara öykündüğüm şiirlerim olmakla birlikte kendi çizgimi koruyan şiirlerim ağırlıklıdır. Yazınla uğraşan her arkadaşımın yaşamından kesitler, çocukluğunda kendisini etkileyen olaylar ve kişiler başat rol oynar. Benim için de böyle olmuştur. Çocukluğumda ulaşmak isteyip de ulaşamadığım, özlemini duyduğum pek çok şey oldu. Örneğin, kitap benim için ulaşılması zor bir mesafedeydi. Harçlıklarımı, bayram armağanı olarak aldığım birkaç kuruşu biriktirir kitap edinirdim. Bu arada kitap ve kırtasiye satışı yapan bir tanıdığımız dışarda işleri olduğu zamanlarda benim kitapevini beklememi, açık tutmamı isterdi. Müşterilerin sık gelmediği zamanlarda raftan bir kitap çeker bölüm, bölüm okurdum. Bunu fark eden Ramazan amca bana sık sık kitap armağan ederdi. Çoğunlukla dünya klasikleri olurdu. Diyebilirim ki dünya klasiklerini cumartesi ve pazar günleri bu kitapevinde geçirdiğim saatlerde tanımış, okumuş ve edinmiştim. Okul öğretmenlerimin etkisini de unutamam. Toplumsal çalkantıların dorukta olduğu yıllar doğal olarak beni de derinden etkiledi. Şiirlerimde, öykü ve yazılarımda belirgin etkiler yarattı. Siyasi tutuklu olarak askeri cezaevinde tutulup da cezaevi koşullarını irdelemek, o baskı ve işkence sahnelerini yazıya dökmemek olası mı? Özellikle şiirlerimde bunu sıkça işledim. Yazar yazı gücünü yaşadığı ve tanık olduğu toplumsal olaylardan alır.”

‘YAZDIKÇA KENDİNİZİ DENETLERSİNİZ’

Yazmanın kendisini için bir denetleme, olmadığı zaman tekrar tekrar yazma anlamına geldiğini ve neticede ortaya güzel bir şey çıktığını dile getiren Aydoğan şunları ekledi; “Düşünen bir insanın ve bunu ifade edebilmenin en çarpıcı yanı yazmaktır. Yazdıkça kendinizi denetler, yazdığınız konunun bütünlüğü, düşünce anlayışınıza uygunluğu, kurduğunuz tümcelerin ana dil kurallarıyla yazılıp yazılmadığını irdelersiniz. Her yazdığınızı beğenmez, yeniden, yeniden yazarsınız ve son noktayı koyduğunuzda üstünüzden ağır bir yükün kalktığını duyumsarsınız. Bu sizi hem rahatlatır hem de büyük keyif verir. Bütün yazı ve şiirlerimde bunu duyumsamışımdır. Okudukça düşünceleriniz gelişir, bir zamanlar doğru diye düşündüğünüz konuları yeniden irdeler, farklı açılardan yorumlar ve yeni sonuçlara ulaşırsınız. Bu süreç ana düşünce sisteminizi fazla etkilemez. Kendinizde ciddi düşünsel savrulmalar görmezsiniz. Ancak alacağınız dersler çıkarır, kendinizi yeniler ve geliştirirsiniz. Düşünceleriniz zenginleşir deneyim kazandıkça. Yazım tarzınız da gelişir.”

Şu ana kadar dört adet yayımlanmış kitap çalışması olduğunu ve bazı eserlerinin de yayımlanmaya hazır bir şekilde beklediğini kaydeden Aydoğan şunları belirtti; “Şu ana kadar Mayıs’a Doğru, Kopuk Akşamlar, Mavi Çamlar Ülkesi, Cennet Kız adında dört şiir kitabım yayımlandı. Öykülerimin bir kısmı Köprü, şiirlerimden bir seçki Kayıp Seslerdi Topladıklarım ve Köyümden Mektuplar adlı dosyalarımda basıma hazır durumda. Her üç kitabım da bu yılın sonuna kadar yayımlanmış olacak. Ayrıca Damar, Kıyı, Kuzeysu, Uğraş, Eşik, Devrimci Öğretmen, Kurgu, Özgür Sanat, TekÖykü/Şiir, Güncel Sanat, Çayyolu Dergisi Şiir Seçkisinde şiir ve öykülerim yer aldı. Ayrıca basıma hazır altı dosyam daha var. Umarım kısa sürede yayımlayabilirim. Dosyalarınızı kitap haline getirmek oldukça zor bir süreç. Özellikle şiir kitaplarını yayınevleri basmak istemez, satılma sorunu nedeniyle. Ülkemizde çok ünlü bir şair olmadığınız sürece kitaplarınızı okurları belli bir çevre ile sınırlı kalır. Bu nedenle yayınevleri kitap basmaktan çekinir. Yapacağı masrafı kitabın getirip getiremeyeceğini kestiremez. Yazar olarak da sizin basım masraflarını karşılama olanağınız sıkıntılıdır.”

‘DÜŞÜNEN İNSANIN KENDİNİ İFADE EDEBİLMESİNİN EN İYİ ARACI YAZMAKTIR’

Edebiyatın insanların kendi içinde yaşadıklarını ve tanık olduğu şeyleri ifade edebilmesi için en iyi ve güçlü araç olduğuna dikkat çeken Aydoğan şunlara vurgu yaptı; “Düşünen, soran, sorgulayan ve kendine göre çıkarımlarda bulunan bir insanın kendini ifade edebilmesinin en iyi aracı yazmaktır. Yazdıkça konular genişler, dile getirme zorunluluğu duyduğunuz sorunları ele almanız belirginleşir. Bir sorumluluk duyduğunuz kitlelerin dertlerini ele almak size yazı yazmanın değerini duyumsatır. Bir sorunu dile getirirken kendi deneyimlerinizden yararlanır, kendi özgün düşüncelerinizi de yansıtırsınız. Bu hem kendinize hem de hedef kitlenize olan saygınızdandır. Olabildiğince nesnel kalmak önemlidir yazı yazmada.”

Eserlerinde genellikle toplumun sorunlarına ışık tutmayı ve onların sesi olmayı amaçladığını söyleyen Aydoğan sözlerine şöyle devam etti; “Yazı ve şiirlerimde özellikle toplumun emekçi sınıf ve tabakalarının sorunlarını, çıkmazlarını ele alıyorum. Kendime göre çıkış yolları arıyorum. Okuyucularımın aklında bunlardan bir şeyler kalıyorsa bu bana ancak mutluluk verir. Bir şiirimde, bir öykümde veya bir yazımda okur kendisinin anlatıldığını, kendi sorunlarının dile getirildiğini duyabiliyorsa yazma amacım başarıya ulaşmış demektir. Benim gibi yaşayan, benim düşüncelerimi dile getiren bir şairle karşı karşıyayım diyen bir okur bir şair için, bir yazar için büyük mutluluktur. Yazım hedefine ulaşmış demektir.”

‘CUMHURİYETİN KURULUŞ YILLARINDA TOPLUMUN SANATA VE YAZINA İLGİSİ ÇOK YÜKSEKTİ’

Günümüz toplumlarında sanatın ve edebiyatın değeri ve önemine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Aydoğan, bu anlamda bazı noktalara dikkat çekerek; “Cumhuriyetin kuruluş yıllarında özellikle Hasan Ali Yücel’in Eğitim Bakanlığı döneminde edebiyata özellikle klasik batı edebiyatına çok önem verilmiş, Türkiye yazını da çok yetkin yazarlar yaratmıştır. Dünya klasikleri Türkçe’ye çevrilmiş, geniş kitlelere ulaştırılmıştır. Yazınımız Nazım Hikmet Ran, Orhan Veli, Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi etkili yapıtlar ortaya koyan şairler, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi dev yazarlar kazanmıştır. O yıllarda sanata ve yazına toplumun ilgisi çok yüksektir. Ancak günümüzde belli başlı gazetelerin okur kitlesi ne kadar sınırlı kaldı, düşünebiliyor musunuz. 90 milyona yaklaşan ülke nüfusuna karşılık en çok okuru olan gazeteler yüz bini güç bela geçiyor. Bu durum hem okur yazar oranının düşüklüğünün, hem de sanata değer veren insan sayısının sınırlı oluşunun göstergesidir. Ulusal Kütüphane kapatılıyor, Konservatuarlar kapatılıyor, tiyatrolar kapılarına kilit vuruluyor, üniversiteler lise düzeyine düşürülüyor, sanatçılar ötekileştiriliyor, yayınevleri ekonomik darlık çekiyor, okur kitap alamıyor. Böyle bir ortamda sanat iyiden iyiye çıkmaza girdi. Bu ortamda sanatın sanatçının varlığı dahi bir mucizedir, kanımca. Sanatın ve sanatçının özgürleşmesi, kendisini yeniden yaratması yazın yaşamının yeşermesi ve tüm topluma ulaşmasından geçecektir.” şeklinde konuştu.  

- Reklam -