ANKARA’DA DEĞİŞİMİN TANIĞI ŞAİRLER

0
89
- Reklam -

Ankara Kulübü Derneği Televizyonu Kızılcagün TV’de Taner Toppçu’nun hazırlayıp sunduğu programda Edebiyatçı Yazar Nezih Kuleyin, Başkent Ankara’da değişimin tanığı şairleri sizlere anlatıyor.

CAFER KÜLAHLIOĞLU

TANER TOPÇU: Ankara Kulübü Derneği Televizyonu Kızılcagün TV’ye hoş geldiniz. Yeni stüdyomuza hoş geldiniz. Yayın hayatımıza buradan devam edeceğiz ve ilk yayını yine sevgili dostum arkadaşım Nezih’le beraber yapacağız. Ankara’nın yer adlarıyla ilgili programlar çektik kendisiyle ve çok da beğenildi. Beğendiniz, çok izlendi. Nezih benim üniversiteden sınıf arkadaşım, edebiyatçı, yazar, araştırmacı o vakıf yönetiyor. Hatta çok başarılı bir biçimde de şimdi hemen abone bile olabilirsiniz, şair ve Şiir adlı bir youtube kanalında edebiyat ve şiir programları yapıyor oğluyla birlikte. Bu günde biz Nezih’in bu donanımından hareketle şairlerin dilinden Ankara’yı dinleyeceğiz. Ankara’daki toplumsal değişimi Nezih’ten dinleyeceğiz. Bir hazırlığı var elbette. Bir giriş olsun diye söyleyeyim, 4 başlıkta konuşacağız bu meseleyi. Cumhuriyetin ve umudun başkenti kimliği ile bir yazım merkezi, bir edebiyat merkezi olarak Ankara’yı, mekansal ve toplumsal dönüşümü ve aşkın en güzel mekanı iddiasını taşıyan Ankara kimliği ile bunu konuşacağız. Muhtemelen benim de bu dizelerle bize hatırlatacak “Ankara’ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri diyen Yılmaz Erdoğan’ı da konuşacağız Bugün benim herhalde en az konuştuğum bölüm olacak diye düşünüyorum. Ben seni dinlemek istiyorum. Dilersen başlayalım.

- Reklam -


NEZİH KULEYİN: Şimdi Taner bunu, Ankara’nın toplumsal değişimini bir sosyolog anlatabilir. Bir tarihçi de anlatabilir ama bunu bir şairlerin diliyle anlatmanın ne önemi var? Şairlerin diliyle anlatmanın şöyle bir önemi var: Şairler aslında topluma hepimizin baktığı gözden bir başka gözle bakıyorlar. Binlerce yıl da böyle bakmışlar Yani ona biz gönül gözü diyoruz. Biraz olaylara böyle bakan birisi. Şimdiki şairler için söylemiyorum bunu. Biz bunları modern dönem için konuşacağız ama Ankara’nın tarifi geçmişte de böyle. Yani Yunus Emre de o gözle bakmış diyor ki mesela: Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil… Yani insanların gönlünü kırmamak, gönül dostu olmak gibi bir kaygısı var şairlerin. Belki de İstanbul’a en ayrıntılı eleştirileri Mehmet Akif yapmıştır. Safahat’ta İstanbul’daki belediye sorunlarını en fazla anlatanlardan birisi de odur. Dolayısıyla şöyle bir şey daha söylersek şairleri haykırmayan bir millet, sevenleri toprak olmuş, öksüz çocuk gibidir diyor Mehmet Emin Yurdakul da. Yani şairleri konuşmuyorsa ya da hatta onun başına da şöyle diyor: Susarsam sen matem et, unutma ki şairleri haykırmayan bir millet, sevenleri toprak olmuş. öksüz çocuk gibidir. Dolayısıyla şairler her zaman olaya hepimiz adına bakmışlar. Şimdi Cumhuriyet dönemine geldiğimizde Ankara Cumhuriyet’in aslında elmas taşı gibi birşey yani cumhuriyetle birlikte büyüyen 22000 kişilik bir nüfustan 5 milyona gelmiş. Yani ne kadar kısa bir sürede gelmiş. Yüz yılda kaç kat büyümüş böyle bir şehir burası. Bunun nedeni tabi ki Cumhuriyet yani. Ama burada enteresan bir şey olmuş. Cumhuriyeti kuran kuşak içerisinde şair ve yazarların çok önemli bir yeri var. Yani Kurtuluş Savaşı başlar başlamaz İstanbul’daki şair ve yazarlar aslında Ankara’ya hücum etmişler gibi bir şey. Bütün nitelikli şeyleri koşarak buraya gelmiş. Halide Edip gelmiş, Müfide Ferit gelmiş, Yakup Kadri gelmiş, Kemalettin Kamu gelmiş, Nazım Hikmet gelmiş, Faruk Nafiz Çamlıbel gelmiş.
TANER TOPÇU: Yahya Kemal de gelmiş ama dönerken de iltifat etti.


NEZİH KULEYİN: Yahya Kemal’i de konuşacağız. Ama bunda bütün bunlar buraya gelmişler ve şöyle bir şey olur. Aslında Ankara şair veya yazarlarla birlikte yurtsever subayların yeni bir vatan kurma merkezi haline gelmiş. İşte bunlardan en önemlilerinden bir tanesi de Aka Gündüz. Onu bir şey ile biliyoruz: Ankara, Ankara güzel Ankara. Seni görmek ister her bahtı kara, senden yardım olan her düşen dara, yetersin onlara güzel Ankara… Şimdi iki tane marş yazmış birisi. Bunu hepimiz biliriz ama bu kuşağın Ankara hayranlığı inanılmazdır. Bir başka marşı da var çok bilinmez ama ondan da bir bölüm okumak istiyorum. Yani hepsi bu yarattıkları şehre hayrandır aslında. Şöyle diyor ikincisinde: Ankara şehri dünyada tektir, inkılap için demir direktir, mazlum yurtlara canlı örnektir. Tarihte geçti başı Ankara. Yaşa Ankara. Yaşa Ankara… Bunu da bir marş olarak yazmış gerçekten onun için Ankara tarihte tektir bir tanedir ondan başka bir şey yoktur. Bu sadece Aka Gündüz için olmamıştır. Bütün bu kuşağın şairlerinde bunu biz görürüz. Mesela Behçet Kemal Çağlar mahlas olarak Ankaralı Aşık Ömer Mahlasını kullanmıştır. Horasan Erleri gibi…
TANER TOPÇU. Ankara’nın Eri der kendisine değil mi?
NEZİH KULEYİN: Evet nedeni şu: Hani Horasan Eri gibi Ankara Eridir o. Şinasi Özdemir oğlu vardır biliyorsunuz. Şinasi aynı zamanda Orhan Veli’lerin falan da arkadaşıdır. Bu çok ünlü o 4’lü resimdekilerden biri. Şinasi’nin Paris’ten Ankara yazdığı bir şiir var mesela. Çok enteresan genç 21 yaşında şöyle yazıyor: Evvelden Ankara’yı görüyorum. Ulus’taki Atatürk heykelini, Aslanlı yolunu Anıtkabir’in ve Ankara Kalesi’ndeki bayramı, gecekondularda çarpan kalbini dinliyorum halkımın Şanzelize’de. Yazıyorum Paris gecelerine bütün coşkunluğu ile 25 yaşımın, Ankara özlemimi ve sesleniyorum Türkiye ufuklarına, Ey Atatürk ver elini… Bu hayranlık devam eder. Abdülkadir Paksoy’un “Niçin sevilir bir kent” diye bir şiiri var. Bu Ankara niye sevilir, niçin sevilir? Çok enteresan bir yorum yapıyor. Şiirin içinde bu yorumu çok önemli olduğunu düşündüğüm için buraya aldım. Diyor ki: Ankara, Ey aziz kentim benim, bana kimliğimi bana kimliğimi kişiliğimi verdin. Zor günlerde sen emzirdin yetim şiirlerimi. Ey güzeller güzeli Mustafa Kemal’in gelini… Yani Mustafa Kemal’in bu kadar önem verdiği şairlerin büyük bir sevgiyle, aşkla bağlı oldukları bir yer burası. Bu şair ve yazarlar Ankara’ya geliyorlar ve Ankara’da kalıyorlar ve Ankara her şeyi ile bir edebiyat muhiti haline geliyor. Aslında Cumhuriyetin iki adlarından itibaren başlayarak çok uzun bir süre Türkiye’nin edebiyatının merkezi oluyor Ankara. Kimileri ile işte restoranları ile isimleri ile konuşacağız. Hatta Cemal Süreya Ankara’nın bu özelliğini o yıllarda o kadar çok inanıyor ki şöyle bir çağrı yapıyor bütün şairlere: Şair arkadaş bir derdin mi var? Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden. Ankara’ya gelmelisin. Bu edebiyat ortamı, bu sanat ortamı seni kucaklayacaktır… Cemal Süreyya’nın bütün şairlere çağrısı bu. Şimdi neler var Ankara’da… Mesela pastaneler var: İstanbul Pastanesi, Özen Pastanesi gibi. Lokantalar var: Karpiç, Taş Han’ın altı. Sonra Kürdün Meyhanesi var en ünlü. Romanlara konu olmuştur. Şükran Lokantası, Üç Nal Meyhanesi.
TANER TOPÇU: Şükran Lokantası ile ilgili bir şiir bile var.
NEZİH KULEYİN: Evet Can Yücel’in şiiri var. Üç Nal Meyhanesi… Üç Nal Meyhanesi’nin de sahibi Şinasi, Orhan Velilerin arkadaşıdır. İşte Orhan Veli, Melih Cevdet’in en yakın arkadaşlarından bir tanesidir. Piknik, tavukçu meyhanesi falan gibi böyle bir şey var. Fakat sadece buralar değil şeyi insanların evleri var. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun evinde toplanıyor mesela insanlar. Çok sayıda edebiyatçının evleri de bir tartışma platformu. Ankara böyle bir yer. Şükran Lokantası’ndan söz etmiş mesela Ümit Yaşar Oğuzcan. Bir şiirinde diyor ki Orhan Veli’yi anlatıyor. Orhan Veli öldükten sonra yazmış galiba. Diyor ki: Yıl 1946 Ankara’da şükran lokantası, köşede bir masa, masanın üstünde bir tabak, tabakta marul salatası, bir sandalyede sen vardın Orhan Veli. Bir sandalyede ben. Kadehlerimizde Kulüp rakısı ve dudaklarımızda yarım kalmış mısralar. Hala gözümün önündedir o sarhoş günlerin hatırası… Böylece Ankara büyük bir edebiyat muhiti, edebiyatçıların bulunduğu bir merkez. Orhan tek sayfalık Yaprak Dergisi’ni Ankara’da çıkartır. Böyle bütün dergilerin başlangıç noktası.


TANER TOPÇU: O zaman ki edebiyat dergileri mi saysak?
NEZİH KULEYİN: O zamandan bugüne kadar çıkmışlar yüzün üzerindedir. Yani çıkan dergiler var, hepsi edebiyatla ilgili sanatla ilgili. Hatta “Ankara Sanat” diye çok uzun süre çıkmış bir Ankara dergisi de vardı. Çok daha önemli ve çok kaliteli bir dergidir. Ama bu durum sürdürülebilir değildi. Taner niye sürdürülebilir değildi? Çünkü bu edebiyatçıların büyük çoğunluğu İstanbul’dan gelmişlerdi. Anneleri, babaları İstanbul’daydı yaşamları. Bunlar ya bürokrat olarak gelmişler de ya milletvekili olarak gelmişler diyeceğiz. Zaman içerisinde İstanbul’a bir dönüş oldu. Bir de başka bir şey vardı. Bunların içerisinde Ankara’yı köy gören bir ekip de vardı. Yani nede olsa binlerce yıllık hem Bizans’ın hem Osmanlı’nın payitahtı İstanbul.
TANER TOPÇU: Hatta “Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü severim” diye bir söz vardır.
NEZİH KULEYİN: Yahya Kemal gibi. Çünkü Yahya Kemal için Kanlıca, İstinye bir tanesini bile Ankara’yla değişmem diyen İstanbul hayranı birisi Ankara’da milletvekili ama hakikaten adama işkence gibi geliyor Ankara’da kalmak. Böyle bir akım da olduğu için bu sürdürülebilir olmaktan çıktı. Hatta Ahmet Telli bu olayı şöyle anlatıyordu ve bu durumu diyor ki: Posta Caddesi, Taşhan, Karpiç ve diğerleri. Ama artık meyhaneler kalmadı. Ankara’da. Bunların hepsi kapandı… Belki bundandı. Cemal Süreya’nın Kızılay’da huzursuz bir zürafa gibi dolaşması. Bu bir başka durum daha var. Ankara giderek memur kenti haline de geldi. Şimdi memur kenti bürokrasinin ağırlıkta olduğu bir kent. İstanbul’dan bakınca da memurların bulunduğu bir yer durumuna dönüyor bu. Şimdi çok enteresan bir şey var. Memurlara halk “yaban” diyor. Yakup Kadri’nin romanında görüyoruz. Dışarıdan gelen çok fazla memurun Ankara halkıyla arasında böyle bir toplumsal sorun da var. Bir başka şey de var. Memurlardan da biz memura masa, devlet memuru demişiz Taner. Aslında masa yanlış bir tanım. Halkın memuru deseydik daha doğru bir şey olabilirdi. Devlet memuru dediğimiz zaman memur kendini devletin işlerini yapmakla görevli birisi olarak gördü. Halbuki devlet halkın vergisiyle oluşan bir şeydi. Halkın memuru olsun olsaydı böyle bir şey olsaydı. Hatta bunu eleştirmiş Ferhan Şensoy bir şiirinde diyor ki: Biz Başkentli değiliz, başka kentliyiz. Hiçbir yerde memuruz, hiç kimseye amiriz… Böyle bir tepki koymuş. Fakat çok yeni şairlerinden bizim yaşımızdadır aslında ama yeni şairlerden sayılır. Serdar Koç, O da mesela bu durumu eleştiren bir şiir yazmış, çok enteresan diyor ki: Ankara geniş caddeleri, parkları, müzeleri ile cıvıldaşan Ankara’da güneşli güzel bir günü bize nemrut suratlı bir memur yine zehir ediyor. O masadan bu masaya evraklar daktilolar arasında. Mezkur işletmenin bilmem ne şubesi müdürü, mevzuatla ilgili her şeyi yemişler ve sanki doymuşlar. Şimdi dolayısıyla böyle mevzuat içerisinde kavrulan Ankara olayı var. Ama bir yandan da şehir hızlı bir biçimde şantiyeye dönmüş vaziyette. Çünkü 22000 kişilik şehre neredeyse 22000 tane merkezi memur geliyor dışarıdan. Kalacak yer yok. Yeniden yaratılıyor kent. Fakat çok enteresan. Geçmiş kuşakların kente hayranlığı devam ediyor hala. Çünkü bak Nazım Hikmet Memleketimden İnsan Manzaraları’nda diyor ki: Durdu tesviyeci mahkum Fuat okşadı ince bıyıklarını, kelepçenin demiriyle bir tezgaha bakar gibi şehre baktı. Ben beğendim Ankara şehrini gardaşlar dedi. Aklım ermez ama yapı işine belli ki ter dökmüş bizim işçi milleti, temiz iş çıkarmışlar. Gerçekten de başlangıçta böyle mimari yarışmalar oluyor ve şehir özellikle de yeşile bağlı bir gelişim gösteriyor. Bütün şehir akasya ağaçlarıyla donatılıyor
Cemal Süreya mesela çok enteresan. Burada tanımı var Ankara için diyor ki: Bende tarçın sende ıhlamur kokusu, yürürüz başkentin sokaklarında… Yani bu şehir öyle bir şehirdir ki ıhlamurlar tarçının kokusu bizim üstümüze sinmiştir. Böyle bir yeşil ile büyüyen şehirdir Ankara. Fakat uçaktan baktığımızda gene hala böyledir. Yani hiçbir şehre yukarıdan baktığımızda bu kadar yeşili göremezsiniz. Ankara’nın Ankaralılar’ın evinin bahçesine ağaç dikmek ve balkonu çiçeklendirmek gibi bir şey vardır ve bu çiçeklendirme ağaçlandırma işinin tabi en önemli sorunlarından bir tanesi de tabi kuşlar olmuştur. Yani güvercinler Ankara’da akasya ağaçları o kadar dadanmışlar, insanların üstünü pisletmişler bunun üzerine akasyalar kesilir, onların yerine at kestaneleri dikilir. Adnan Yücel de bu kuşların bu kadar büyümesi ile ortaya gelen durumu bize evet kuş mitingi diye bir şiirinde anlatır bu da çok güzel. Yani Ankara’nın nasıl bir kent olduğunu anlatmak açısından söylüyorum: Sonbahardan sonra Ankara’da yalnızca kuşların isyanı vardır. Bakarsınız bir akşamüstü, bütün ağaçlar kuş açmıştır ve gökyüzü meydanında kuş dilinden bir miting başlamıştır. Gerçekten de böyledir yani. Hatta çok enteresan. Kumrular, Kumrular Sokağı’nı kendilerine mesken edilmişler ve istesek de istemesek de sokak Kumrular Sokak adını almıştır. Bu da bizim Ankara’daki aşk olgusuna önemli bir alt yapı yaratmıştır. Bence Ahmed Arif’in de bahçe, çiçek yetiştirme falan gibi konularda eğilimi de dikkat çekmiştir. Karanfil Sokağı diye bir şiiri vardı. Der ki: Karanfil sokağın içinde bir camlı bahçe, camlı bahçe içre bir çini saksı, bir dal süzülüyor, mavide, al al bir yangın şarkısı. Bakmayın saksıda boy verdiğine, kökü Altındağ’da, İncesu’dadır. Evet böyle bir şey. Belki Gençlik Parkı çok büyük bir park olarak hayata geçirilir, ağaçlarıyla işte kayıklarla gezilebilecek bir büyük bir su. Bunu da mesela çok güzel bir biçimde anlatır bize Ahmet Özer der ki; -Bir Ankara Gününde adı şiirin de- Gençlik Parkı genç Ankara’nın yakasında bir karanfil. Her sabah Güneş’le sulanan o günden bugüne mavi göğün altında… Gençlik Parkı, Ankaralılar için böyle anlamda bir şeydi. Fakat şimdi tabi bu büyülü rüyada bir biçimde etkilendiği edebiyat dünyasında olduğu gibi Ankara çok büyük bir göç aldı, gecekondu semtleri oluştu. Şehir merkezinde betonlaşma oldu ve bundan da belki en fazla Ankara’yı en çok seven şairler rahatsız oldular. Behçet Kemal Çağlar: Hey gidi elden giden diye çok uzun bir şiir yazar. Biraz uzun ama kısa bir bölümünü aktarmak istiyorum. Gerçekten nasıl etkilenmiş bu durumdan diye, çok üzülüyor Ankara’nın bu durumuna ve şöyle diyor: Nerede yattığım çayır üstünde sere serpe, nerede bir isteyince 5 veren Hacettepe? Nerede tapınaklarım temeline taş koyduğum? Nerede nezir taşlarım ilkin ben baş koyduğum? Nerede uzun yolumun tek gölgesi boş çalım, kan kırmızı karpuzu bana seçen bakkalım? Nerede o Ayaş yolu üstündeki bahçeler, bir iki buçukla doyasıya doyduğum vişneler? Bu mu her gün bir başka yastıkta atan şakak, sabahladığım tenha köşeler şimdi durak…

- Reklam -