Müze Evliyagil bünyesinde kısa süreli sergi ve projelerin de gerçekleştirildiği ArtOda, açık çağrının ilkini tamamladı. Son Altın Günü sergisi çok sayıda ziyaretçinin ilgi odağı oldu. İlk sergisini gerçekleştiren Ezgi Ecem Okşin, gerçeklik üstüne yaptığı çalışmalar ile sanat çevresine ilk adımını attı.

Alfa 2018, Ankara’da genç sanatçılara itici bir güç olabilmek adına, her sene değişmek koşuluyla bir sanatçı, bir koleksiyoner, bir küratör ve bir akademisyenin oluşturduğu jürinin vereceği karar doğrultusunda, daha önce kişisel sergi açmamış bir genç sanatçıya fırsat veriyor.  Ankara’da bulunan üniversitelerin resim, heykel, seramik, fotoğraf, video, grafik tasarım bölümlerinin lisans, yüksek lisans veya doktora programlarına devam eden veya bu programların birinde öğrenimlerini tamamlamış kişiler açık çağrıya başvuruda bulunabiliyor. Alfa 2018 jürisinin belirlediği isim Ezgi Ecem Okşin, sorularımızı cevapladı.

Kendinizi tanıtır mısınız?     

1993 yılında Erzincan’da doğdum. Orta sınıf bir ailenin çocuğuyum.  Türk bir ailenin çocuğuyum. Burada yetişmiş bir ailenin çocuğuyum.  Genel bir ailenin çocuğuymuşum gibi.  O yüzden  hayatımdaki her şeyi genelliyormuşum gibi yaşıyorum. Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, heykel bölümünde lisansımı tamamladım.  Yüksek lisansımı ise yine Hacettepe Üniversitesi, heykel bölümünde tamamladım.

Heykel bölümüne nasıl ilgi duydunuz?

Kendi kendimi iteklediğimi düşünüyorum. Bunu yapmak için böyleymişim gibi. Ben, ilk başta anneme grafik okuyacağım, dedim. Çünkü, grafikte para var anne, grafikte iş yapıyorlar, diye kandırıp hazırlık kursuna öyle gittim. Sonra, resim mi okusam, dedim. Annem çıldırdı. Ne işin var, grafik okuyacaktın, dedi. Heykel deyince ise tamam, sen çöpçü olacaksın, dedi.  Heykel, resim ve iki boyutlu bir şey ile çok farklı olduğunu düşünüyorum.  Yaptığım şeylerin 3 boyutlu olduğundan da değil. Yaptığım işleri, resim yapıyorum, heykel yapıyorum diye ayırmam. Sanat yapıyorsun.  Yöntem farklı olabilir. Heykeli seçmemin nedeni büyük ihtimal bir şeyin tek boyutlu algılanamayacağını düşünmem. Sadece tek bir açıdan bir şeye bakmanın yeterli olmayacağını düşündüğüm için heykel ile uğraştım. Şu anda uğraştığım işlerde 3 boyutlu işler mi yapıyorum? Hayır. Ama mesela video ile uğraştığım zaman bunu daha net görebiliyorum. Bir şeyin tek bir açıdan olması, tek perspektiften bakılması ya da benim gösterdiğim kadarını görebilmesi korkunç geliyor.  O yüzden işlerin ucu da açık.

Eselerinizi meydana getirirken nelerden besleniyorsunuz?

Türkiye’nin her koşulundan besleniyorum. İşlerden bariz belli oluyor. Genel bir ailenin çocuğuyum. Oradaki genelleme de bununla alakalı. Kendi aile fotoğraflarımı genelliyorum aslında. Bir kültürel duruma yoruyorum. Son Altın Günü. Anneannemin altın günü fotoğrafı o. Ama o son altın günü olduğu zaman, yüzdeki imajlar değiştiği zaman o, herkesin altın günü oluyor. Çünkü, altın günü diye bir şey var. Bir sanat objesi haline geldiğinde kimin altın günü olduğu çok önemli değil.  Son altın gününde İsa’nın altın günü olması durumu da çok saçma aslında.

 Gerçekliği yeniden meydana getiriyorsunuz. Ya da gerçekliği parçalıyor musunuz?

Gerçeklikle oyunlar oynuyormuşum gibi.  Fotoğrafın kendi bir gerçekliği var.  Anneannemin altın günü olmasının kendi bir gerçekliği var. Son akşam yemeğinin kendi bir gerçekliği var. Son akşam yemeğinin getirdiği belirli bir ikonografi bir değer var.  Hristiyan ikonografisi için çok büyük bir değeri var. Anneannem ve benim için ayrı bir değeri var. Altın gününün bu toplum için bir değeri var.  Bunların hepsinin ayrı ayrı bir değeri var.

Sizin ilk serginiz. Nasıl bir aşamadan geçti?

İlk kişisel sergi aradan çıkarılması gerekir.  Açık çağrıyı duyduğumda bir kaç iş sadece burası için üretildi. Son anda yolladım portfolyo. Fotoğraflarını çektim. Portfolyo hazırladım. Burası için uğraştım. Genel olarak uğraşmak gerekiyor.

Sergiye ilgi nasıl?

Olumsuz yorumla karşılaşmadım. Ama mutlaka olumsuz vardır.  Olumsuz bir tepki almadım.

Sanat niye yapılır? Siz neden yapıyorsunuz? Ne anlatmak istiyorsunuz?

Bu dönemde birinin benim derdim şu, ben bunun üstünden yürüyorum;  ben şu yöntemi kullanarak şunun üstünden yürüyorum demesinin zorunlu olduğunu düşünmüyorum. Herkes her konudan bahsedebilir. Ama mutlaka uzmanlaşılan bir alan oluyor. Uzmanlık, TUS’a girmeye veya doktor olmaya benzemiyor.  Sen fark etmesen de bilinçaltından çıkan şeyler,  senin dert edindiğin şeyler oluyor. Benim derdim neymiş?  Benim derdim görüntü ve imaj. Ben bunlar üstüne çalışıyorum.  Ben tamamen görüntü üstüne çalışıyorum.  Bir şeyin nasıl göründüğü ve aslından nasıl olduğu arasındaki fark üzerine çalışıyorum.

Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?

İlk lisansa girdiğinden hayallerin çok farklı oluyor.  Beni birisi keşfedecek ve sanatçı  olacağım, diyorsun.  Bu hiçbir zaman gerçekleşen bir şey değil. Mutlaka çok başarılı kişiler için gerçekleşmiştir.  Benim için böyle bir şey olmadı. Çünkü,  bu işin farklı yüzleri var.  Biri çalışma yüzü, diğeri networking. Bütün her şeyi bir arada yapman gerekiyor.  Ben böyle şeylerden çok uzak biri olarak kendi işimi yapıp, kendi kendine oturan biriyim.

Lisansın sonunda anlıyorsun. Dördüncü sınıfa geliyor ve ben ne yapacağım diyorsun.  Sonra herkes yüksek lisansa girmeye çalışıyor. Doktoraya girmeye çalışıyor. Eğer yaptığın şey Türkiye standartlarında para getirmeyeceğini bildiğin bir şey ise tutkulu olmaktan başka şansın yok.  Bunu yapmak zorunda hissediyorsun. Türkiye’nin, bu coğrafyanın çok büyük etkisi oluyor. Evet, ben, burada bunu yapıyorum ama mutluyum.  Başkaları benim adıma mutlu olur mu? Başka insanlarla karşılaşıyorsun.  Heykel okuyorum, diyorum. Çok iyi, diye tepkiler alıyorum.  Sonra anneme gidip, bu kız ne olacak, diyorlar. Sonrası yok. Sanatçı olacaksın. Bir arkadaşım tasarım yaparak da geçinebilirsin, diyor.  Sen para kazanamıyorsun biliyorum, sen sanatçısın çünkü, diyor. Ama senin derdin para kazanmak değil. Para kazanmak olsa başka bir iş yaparsın zaten. Biz de tasarım yapabiliriz. Ama mutlaka bir yerden  para kazanırsın.  Çalışan adam her zaman para kazanır.  Ama para kazanamayacağını bilerek çalışmak çok farklı bir durum. Ama emeklerinin karşılığını alıyorsun.

Tükeneceğinizi düşünüyor musunuz?

Ben kültür üzerine çalışıyorum, dedim. Aslında kültür üstüne çalışmıyorum. Aslında görüntü üstüne çalışıyorum. Şu anda kültür, imajlardan, görüntülerden ve imgelerden kurulu. Kültür, girdiği kabın şeklini alan bir şeydir. Eğer bu böyle ise bu kap dediğimiz şey zamanın kendisi.  Zamanın içerisinde yol alan bir şey.  Ve bu sürekli değişecek. Sürekli devam edecek.  Bu sosyal çevre, insanlık yok olmadığı sürece  kültür, birliktelik ve sosyal ilişkiler bitecek şeyler değil. Bu durumda da tükeneceğimi düşünmüyorun.

Son söz olarak ne söylersiniz?

İnsanlar arasında etkileşim hiçbir zaman biteceğini düşünmüyorum.  Platform değiştirebilir.  Sosyal hikayeler, yazılı hikayeler, imaj üstünden hikayeler, sosyal medyada etkileşim v.s. Bunlar sürekli birbirini arttırarak ilerleyecek şeyler. Çünkü, etkileşim hiçbir zaman bitmeyecek.  Etkileşim biterse insanlık olmayacak. Bu sürdüğü sürece sanatında süreceğini düşünüyorum.  Evet, garip bir şey sanat yapmak. Çok saçma bir şey sanat yapmak. Pragmatik bir durumu yok. Ben bunu para kazanmak için yapıyorum diye düşünen bir insan değilim. Mutlaka pragmatik olması gereken bir tarafı var. Ben yaptığım şeyleri birine gösterdikçe, eğer karşımdaki insanın farkındalığını artırabiliyorsam doğru şeyler yapıyorum.  Ama ben bir biblo yapıp, ortaya koysam. Bunun üstüne söyleyebilecek bir şeyim olmazsa, söylemsel bir olanağım olmaz ise Zanaatkârım. O zaman sanatçı değilim. O zaman bittim demek. Sürekli bir şeyler söylemem lazım. Bunların illa yeni şeyler olması gerektiğine inanmıyorum. Çok aşırı öznel olmamalarını gerektiğini düşünüyorum. Başka insanların dokunabilecek bir taraflarının olması gerektiğini düşünüyorum.

FACEBOOK YORUMLARI