Ana Sayfa Yazarlar Zorbalık, çöküş, bir silah arkadaşı- karındaşın başkaldırışı

Zorbalık, çöküş, bir silah arkadaşı- karındaşın başkaldırışı

63
PAYLAŞ

Demokratik kural ve geleneklerin yaşam biçemine dönüşmediği toplumlarda zorbalık egemen bir davranış biçimi olup zorbalar da çok sayıdadır. Zorbalık güç kullanarak, korku salarak, tehdit ya da zorlama yolu ile başkaları üzerinde baskı, egemenlik kurmaktır. Zorbalığın yinelenmesi ve sıradanlaştırılması, etkilenmek ve de baskılanmak istenen toplulukların boyun eğmesi sonucunu verir.
Kişisel zorbalığın önünü kesmek ve ortaya çıkmasını önleyici tek yol, yasaların bu türden despotluğu önleyici yaptırım gücüne sahip olmasıdır. Yani zorbanın önünü kesmenin ve zorbalık altında inleyen kişi ya da grupların tek güvencesi, hukuk devletinin varlığıdır. Zorbalığın siyasallaşması ve bunun siyasal destek bulması en tehlikeli olanıdır. Bu durumda toplum, söz ve karar hakkının giderek elinden çıktığını görür. Siyasal zorbanın egemen olduğu iliştirilmiş/zorbanın kapısına tasmalarından bağlanmış medya, bu zorbalığı “tanrı buyruğu” olarak meşrulaştırmanın araçlarına dönüşür.
Türkiye’de 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa değişikliği ve özellikle de 10 Ağustos 2014’deki Cumhurbaşkanı seçiminden sonra sergilenen davranışları bu biçimde değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum. Zorbalığın sınır ve yasa tanımazlığının azgınlaşması ise, 7 Haziran’dan sonra tepe noktasına erişmiştir. Sınır tanımazlığı güçlendiren temel etmen, söz ve karar hakları, egemenlik hakları elinden alınan toplum ve kurumların buna destek vermesi, kolaylık sağlamasıdır. Türkiye’de yaşananların bir de bu pencereden görülmesinde yarar vardır. Tarihin çeşitli dönemlerinde tiranlar, despotlar, diktatörler, Duçeler, Führerler ortaya çıkmıştır. Bunların hepsi, önce kendilerine gerek duyulacak toplumsal kargaşayı yaratmışlar, sonrasında ise kendilerini bu kargaşayı sonlandırıcı ve “Tanrı tarafından görevlendirilmiş tek kurtarıcı” olarak toplumlarına kabul ettirmişlerdir. Bırakınız daha gerilere gitmeyi, Yaşadığımız yirminci yüzyılı ve yaşamakta olduğumuz yirmi birinci yüzyılın siyasal tarihindeki kimi despotları anımsamaya çalışın. Bunların hepsi, kan ve gözyaşını toplumlarına ödetmişler ve çoğu da ödettikleri faturaların ağırlıklarına göre de kendileri de cezalarını bulmuşlardır.
7 Haziran Seçimlerinden bu yana sürdürülen oyunun son sahnesine gelmiş bulunmaktayız. İçe sindirilemeyen seçim sonuçlarını değiştirici yeni bir seçimi “tek yol” olarak topluma kabul ettirmek için sahnelenen bu oyunun ilk perdesi, “bir hükümet nasıl kurulamaz” adını taşıyordu. İkinci sahne ise “ hükümet kurdurmam” idi. Oyunun perdesi, “seçimin yenilenmesi” ile kapandı. Bu gerçekte bir tiyatro oyunu olsa idi, başoğlan ya da başkadını, öteki oyuncuları, figüranları keyifle izler, senarist ve yönetmeninin biz seyircilerine bu oyun aracılığı ile göndermek istediği iletiyi alırdık. Oysa Türkiye, 7 Haziran Seçim sonuçlarını meşru görmeyen bir başoyuncunun tek başına oynadığı bu oyunun faturasını çok ağır biçimde ödemeyi sürdürüyor. Bu oyunun faturası, yalnızca ekonomik olsa, bunun sonuçlarını toplumumuz, henüz yitirmediği toplumsal dayanışma ve imece alışkanlıkları ile savuşturabilirdi. İşsiz kalanlar ya da iş bulamayanlar, aile ve akraba barınaklarına sığınabilirlerdi. Ekonomik açıdan yoksullaşanlar, düne göre gönenç kaybına uğrayanlar, geçmişteki birikimlerini ya da gelecekteki gelirlerini bugünden harcayarak bu bunalımı atlatabilirlerdi. Oysa 5 Haziran’da Diyarbakır HDP Seçim Mitinginde ilk işareti verilen katliam ve sonrasında açılan ve Erdoğan’ın başkan oluncaya ( Erdoğan’ın deyişi ile kıyamete kadar ) dek sürdürüleceği açıklanan “istikbal savaşı” ile yitirilen ana kuzularının, yerlerinden-yurtlarından göçe zorlanan insanlarımızın uğratıldıkları zararın giderilmesi mümkün değildir.
Türkiye, yirmi birinci yüzyıla, derin bir ekonomik bunalım ile girmiş ve yığınların özverisi ile katlanılması gereken acı reçete ile kendine gelmeye çalışmanın sarsıntıları ve yakıntıları arasında, tarihinde görülmemiş ölçüde bilgi ve görgü birikiminden yoksun, ama doyma-bilmez dinci ve dinci bir kadronun eline düşmüş bulunmaktadır. Bu kadroların ne tarih, ne coğrafya, ne matematik, ne edebiyat, ne felsefe, ne psikoloji, ne mantık alanında tek bir ciddi kaynaktan nemalandıkları söz konusudur. Tek gördükleri öğrenim ise, anlamını bilmeksizin yarım yamalak ezberledikleri nakillerdir. Bu nedenle de bu kadroların en başarılı oldukları, kefen başı ve taziye ziyaretleri söylevleridir. Bunlardan kimileri, ölüme gönderdikleri kuzularının ana ve babalarına “mutluluk dilemekte”, kimileri ise “defin işlerini hızlı biçimde tamamlayanlara” teşekkür etmektedir.
Kendi istikbal savaşları için ölüme gönderenlerin bu acımasızlığına ve utanç verici davranışlarına karşı gür bir ses çıktı. Şehit edilen Yüzbaşı Ali Alkan’ın son yolculuğuna çıkarılma töreninde, aynı zamanda silah arkadaşı olan ağabeyi Yarbay Mehmet Alkan, bu kirli ve kanlı savaşa son noktayı koydu; “Bunun katili kim? Düne kadar çözüm diyenler, ne oldu da sonuna kadar savaş diyorlar? Kendileri gitsin savaşsın.” Bana göre Yarbay Alkan bu çığlığı ile en büyük yurt görevini yaparak, her cenazenin arkasından, “şehitler ölmez, vatan bölünmez” safsatalarını siyasal simgeleri ile ranta dönüştürmek isteyenlere yeniden düşünme fırsatı vermiş oldu. Ancak çözüm, kendi istikbal savaşında toprağa düşürttüklerinin arkasından rahmet dileme yerine, “analarının kuzularını, kendi istikbal savaşına sürenlere lanet” deyişinin toplumsal çığlığa dönüşmesindedir.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...

Reklam