Dış politika krizleri bitmez. ABD, Avrupa ve komşu ülkelerle krizler, sürtüşmeler, bilek güreşleri, içi boş kayıkçı kavgaları, polemikler, sözlü tehditler çok yaşandı, bundan sonra da olacak.

Bunların üstesinden gelinmesi için etkili bir yolu var: Uluslararası ihaleler açmak. Vereceksin önemli projeleri Avrupalı, ABD’li firmalara bakın bakalım nasıl susuyorlar. Hepsi bir gecede “Türkiyeci” olurlar.
Bu yönteme yakın tarihimizde çok başvurulurdu. Ne zaman bir ülkeyle, ABD, AB ile kavgaya tutuşsak hemen önemli bir altyapı projesi, yüklüce ürün, mal alımları gündeme getirilir, “uluslar arası” adıyla ihaleler açılır, ihalelerde bu ülkelere öncelik tanınır, kimi zaman doğrudan verilirdi. İhaleyi alan firmanın ülkesinin de Türkiye’ye bakışı bir anda değişir, destekçimiz olurdu. Özellikle Turgut Özal dönemlerinde bu tür işleri almak için devlet başkanları, başbakanlar peş peşe Türkiye’ye gelir, pazarlığa otururlardı. Kıbrıs konusundaki yoğun baskılar bu yolla çok defa savuşturulmuştu. Bazen de batıya ve ABD’ye tepki göstermek için Japonya, Çin, G. Kore gibi ülkeler devreye sokulurdu. Öfkelenen batıyı yumuşatmak için bu ülkelerin firmalarına “yanınıza batıdan da firmalar bulun” denir, işler düzeltilirdi. O yıllara bakın en büyük değişim projelerinde hep yabancı firmalar vardır. En son, Çin’den füze alacağız dedik, ABD, batılı ülkeler yüksek perdeden bayağı söylendiler.
Geçmişte, Almanya ile kavgaya tutuşurduk ama diğer yandan gidip Leopar tankları alırdık. ABD ile anlaşamazdık ama gider Skorsky helikopterleri, F-16 savaş uçakları, dev yolcu uçakları alım anlaşması yapardık, olmadı buğday ithal ederdik. Fransızlarla özellikle Ermeni sorunu üzerinden tartışırdık ama diğer yandan verirdik onlara bir altyapı ihalesi, işler düzelirdi. Bu tür anlaşmalar, bakımı, yedek parçası, yeni teknolojileri derken yıllarca sürerdi.
Bu işlerin finansman işleri de şöyle yapılırdı: Projeyi almak isteyen firmaya parasını da bul denirdi. O firmada gider, öncellikle kendi ülkesinin kamu fonlarından parayı getirirdi. Bürokratik kolaylıklar, imtiyazlar, gümrük, vergi muafiyetleri işin sosu olurdu. Böylece Türkiye de diplomatik anlaşmazlıklarda elinde koz geçirirdi.
Günümüzde memleketimiz değişti. Kendi teknolojisi, üretimi, yatırımı ile önemli bir yerlere geldi. Köprüleri, barajları, yolları, tünelleri, binaları kendimiz yapıyoruz. Savunma alanında ihtiyacımızın yüzde 65’ini kendimiz karşılıyoruz. Hafif sanayide, imalat sektöründe rekabetçi olduk. İyi de işte dünyayı kızdıran, öfkelendiren bu.
Son yıllardaki dev ihalelere bakalım. Lider konumunda ne Amerikan ne Avrupa firmaları var. Tamam, bizim firmalarımız onları teknik ve iş bitiricilikte kat kat aşar ama bu işin bir de siyaseti var. İşte Rusya örneği. Her alanda işbirlikleri, ortak yatırımlar gırla gidiyor. En son Türk akımı doğal gaz hattını başlattık. Nükleer santralleri verdik. Moskova-Ankara hattı suyoluna döndü. Varsın domates almasınlar. Her yerde “kazan-kazan” yöntemi uygulanıyor.
AKP iktidarlarında bu yöntem en çarpıcı olarak 2007 yılında gerçekleştirildi. AB ile tem üyelik görüşmelerine geçilmesi kararının hemen ardından Türkiye Amerikan Boeing uçağı yerine 30 adet Almaya-Fransa-İngiltere ortak yapımı Airbus uçağı satın alma anlaşması imzaladı. O yıllarda nasıl da “aslan kaplan Türkiye” diyorlardı. Sonra hava değişti. Ver şimdi bir nükleer santral ihalesi Almanya’ya, başlarlar hemen “Türkiye bölgenin en güçlü devleti” diye. Eminiz ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD gezisinin ardından askeri savunma alanında milyarlarca dolar tutarında yeni bir anlaşma, alım işleri çıkacaktır..
Şimdi küreselleşme ile devlet önderliğinde ihale kapma yöntemleri sona erdi denebilir ama işin içinde çıkarlar, yakınlaşmalar, gizli pazarlıklar var. Bu yöntem her zaman sonuç verir. Dünyayı döndüren paradır.