Kısa süreli bir için kaldığımız Antalya’daki bir köyünde konukları eğlendirmek için gece gösterisi yapılıyor. Sahneye çıkan animatör, konuklara hangi ülkeden geldiklerini soruyor.

Konuklar, kendilerini alkışlayarak Rusya, Ukrayna, Litvanya, Moldovya ve Türkiye’den geldiklerini belli ediyorlar. Polonyalıların sayısı da dikkat çekiyor. Animatör çağrısına devam ediyor: Almanya, Hollanda, Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, İsveç’den kimse var mı? Koca amfi tiyatroda ses yok.

Daha iki üç yıl öncesinde her adım başında karşımıza çıkan bu ülkelerin insanları (Alanya’da Almanlar, Antalya merkezde Ruslar, Fethiye’de İngilizler, Didim’de Fransızlar koloni gibi yaşıyorlardı) yok olmuşlar. Antalya’nın görkemli turizm tesisleri boş, ümitsizlik içinde belki sonbaharda, eski konuklarını yani Batı Avrupa’dan gelecekleri bekliyor. Son günlerde İskoçyalılardan ilgi başlamış ama çok parlak değil. Yollardaki yolcu taşıma araçların sayısındaki hareketlik göze çarpıyor ama koltuklarda oturanlar bir elin parmak sayısının altında. Öyle “milyonlarca geldiler” havası yaşanmıyor. Anlaşılan malûm terör olayları, uçak krizi, darbe girişimi ve gerginleştirilen diplomatik ilişkilerin bıraktığı “olumsuz Türkiye algısı”, turizmi vurmaya devam ediyor, etmeye de devam edecek.

Buna karşın turizm işletmecileri ”kardan zarar” politikalarını etkin bir şekilde devreye sokulmuşlar. Bu, ilk başta yiyecek ve içecek çeşitliliğindeki ve marka kalitesindeki bozulma ile kendini gösteriyor. “Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer” misali az çeşit yiyecek ve içecek hemen fark ediliyor.
Diğeri ise hizmet kalitesindeki gerileme. Verilen hizmetin eksiksiz verilmesine çalışılıyor ama “bacasız sanayi” her alanda istihdamdan kesintiye gitmiş. Örneğin geçmişte bin yataklı bir tatil köyünde ortalama 600 olan çalışan sayısı bu yıl 400’e düşürülmüş. Her birimden bir iki kişi gönderilmiş, animasyon ekipleri, ön bürocular, bahçıvanlar, garsonlar, temizlikçiler üçer beşer azaltılmış, hatta gözleme yapan teyzelerin sayısı bile bire indirilmiş. Dahası, sigorta primi ödememek için otelcilik ve turizm okullarından gelen öğrencilere bile staj için fırsat verilmemeye başlanmış. Geri kalan “şanslı” çalışanlar maaşlarını düzenli alıyorlar ama günde 10-12 saat çalışmak zorunda kalıyorlar, o da çoğunlukla fazla mesailerini unutarak.

Turizm tesis işletmecileri, müşteri memnuniyeti, bir daha gelirler mi gibi kavramları unutmuş gözüküyorlar. Tek hedefleri bu sezonu da olabildiğince az zararla (veya karla) kapatmak. Turizm ekonomisindeki oynaklıkları göz önüne alırsak genelde fazla eleştiriyi de hak etmiyorlar ama işletmecilerin yıllardır yerli turiste karşı “pahalı fiyat” politikalarını” anlamak da zor.

Ortalama hesap üzerinden, yabancı turiste, uçak dahil, geceliği 80 euro, yerli turiste (uçak ve diğer ulaşım maliyeti yok) yüz euroluk fiyat politikasının hele bu zor yıllarda devam etmesinin gerekçesi nedir? Açıklayan yok. Onun için “bu paraya Avrupa’ya giderim daha iyi” deniliyor. Hâlbuki çarkları çevirmek için daha ucuz fiyatlarla yerlileri çekmek yaz sonunda bir şeyler yaparlar ama geç kalmış olacaklar.
Tüm bu görüntünün en kötü tarafı yiyecek ve hizmetten yapılan kesintilerle “böyle de işler yürüyor” politikasının yerleşmesi ve “düşük kaliteli turizm” anlayışının kalıcı olması. O zaman yerli turisti de bulamayacaklar.
Umarız, bu anlayışla en azından Antalya’da birkaç Türk işletmecilerin elinde kalan az sayıda tesis de yabancıların kontrolüne geçmez.

PAYLAŞ
Önceki İçerikKemal Sunal, her zaman…
Sonraki İçerikEnflasyon yine iki hanede
İsmet Hazardağlı
1984 yılında çalışmaya başladığı gazetecilik mesleğinde, çeşitli haber ajansları, dergiler, gazeteler ve televizyon kanallarında muhabir ve üst düzey yönetici olarak görev yaptı. Sonsöz'de ekonomi yazıları ile sizlerle!