“İstanbul dünyanın incisidir” denirdi bir zamanlar…

Benim çocukluğumda öyleydi gerçekten de. Nüfusun 1 milyonu aştığı sayımın sonuçları tüm gazetelere manşet olduğunda, ilkokula gidiyordum. Ne kadar sevinmiştik “artık bizim de milyonluk bir kentimiz var” diye. Ailem Ankara’da yaşıyordu ama, İstanbul’da akrabalarımız ve aile dostlarımız vardı ve tatilleri hep İstanbul’da geçirirdik. En çok anneannemle beraber Üsküdar Balaban’da 3 katlı bir ahşap evleri bulunan akrabamız Nazmiye Teyze ve Lütfü Enişte’nin evine gider, bir süre kalırdık. Evde üçü erkek, biri kız olan çocuklar vardı ama onlar benden çok büyüktüler. Lütfü Enişte Tekel’de çalışıyor, Nazmiye Teyze ise kendini ev işlerine adamıştı. Beni gezdirip dolaştırmak da anneannemin işiydi…

Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman vapura binerek gezerdik anneannemle. Benim en sevdiğim, o kocaman Üsküdar Meydanı’ndan bindiğimiz Kadıköy Tramvayı ile başlayanıydı. Kadıköy’e gelince kendimizi Bostancı Tramvayı’na atardık ve benim gezinin en sevdiğim bölümü başlamış olurdu. Sanki tramvay bizi, Ankara’da hiç alışık olmadığım bir masal ülkesine götürürdü. Yoğurtçu Parkı’nı geçer geçmez, daracık bir parke yolun etrafını süsleyen büyük ve yemyeşil bahçelerin içindeki konakların önünden geçmeye başlardık. Manzara büyüleyiciydi…

Bostancı, tramvayın son durağıydı. İnip deniz kenarındaki bir çaycıya giderdik, elimizde yoldan aldığımız simitlerle. Sonra da aynı masal ülkesinden geçerek geri dönüşümüz başlardı. Üsküdar’a oradan çıktığımızdan 5-6 saat sonra, ancak dönerdik. Vapura binip Boğaz’a gitmeyi de çok severdim. Denizin mavisi tepelerin yeşiline karışırdı ve birbirinden güzel yalılar insanı büyülerdi.

Babaannemle de yine akrabamız olan Selahattin Paşa’ların Feneryolu İstasyonu’na bitişik konağına giderdik arada. 3 katlı konak çınar ağaçlarıyla dolu ve içinde salıncaklar da olan geniş bir bahçenin içindeydi.

Şimdi hiç biri yok bunların…

unnamed-26Üsküdar’daki o bezerlerinin arasına yapılmış o ah ahşap evin ve benzerlerinin yerinde, birbirine bitişik beton yığınları var. Feneryolu’ndaki konağın yerinde 4 bloktan oluşan bir site var ve en ufak bir yeşillik bile yok oralarda. Tramvayla bizi Bostancı’ya götüren o daracık parke yol, yani Bağdat Caddesi; şimdi on kat genişlemiş, yüksek ve insanın içini karartan ve birbirine bitişik beton yığınlarıyla dolu.

Vapura bitip Boğaz turu atmak isteseniz, sadece Anadolu Yakasına bakın. Çünkü sadece orada biraz yeşillik görebilirsiniz. Ama eğer beton fetişisti değilseniz, sakın Avrupa Yakası’na bakmayın…

Deniz’in mavisini de aramayın bu arada. Devasa borularla bir yerlerden getirilen rengârenk kirli sulara bakmış olursunuz sadece… Hele Kurban Bayramı’nda hiç gitmeyin Boğaz turuna, ya da hiç kan rengi deniz görmediyseniz, bu eksiği gidermiş olursunuz böylece…

Eğer İstanbul’da otuyor ve her sabah işe, her akşam evinize gitmeniz gerekiyorsa; yanmışsınız demektir. Neredeyse işte geçirdiğiniz süreye eşit zamanı da, yollarda harcamak zorundasınız.

Kısacası o “inci” yok artık… Boşuna arayıp, ortalıkta gayesiz dolaşan kalabalığa katkıda bulunmayın. İsterseniz şimdi pisliği ve zehir saçması nedeniyle Kadıköylülerin önemli sorunu haline gelmiş olan Kurbağalıdere’nin eski halinin fotoğrafına bakabilirsiniz.

İçimdeki merak her gün biraz daha büyüyor…

Acaba geleceğin arkeologları; bir zamanlar Karadeniz ile artık kurumuş olan Marmara Gölü’nün birleştiği varsayılan yerde kazı yapıp, kendi pisliğinin içinde boğulmuş dev bir kentin kalıntılarını bulduklarında, ne düşünecekler acaba..?