Terör kişisel güvenliğin parçalanıp yok olmasıdır

0
108

Yaşadığımız terör olaylarının, en önemli boyutu şudur: Kişisel güvenliğin parçalanıp yok olmasıdır. Bugüne kadar devletler var oluşlarını tehlikeye sokacak, kendilerine yönelik yıkıcı tahripkâr bir saldırıyı başka bir devlet ya da devletlerin ordularından beklemekteydi.

Üst üste yaşadığımız terör olayları, böyle bir anlayışı ve bu anlayışa dayalı olarak oluşturulan güvenlik konseptini demode hale getirmiştir.
Hans Magnus Enzensberger, İletişim yayınları tarafından çevirisi yapılan ve 1995 yılında yayınlanan “İç Savaş Manzaraları” adlı kitabında, zamanın ruhuna nüfuz ediyor ve onu insanlık namına sorguluyor.

Zamanımızın ruhu, yani zengin metropollerden, üçüncü dünya ülkelerine kadar bütün dünyada hüküm süren iç savaş hali, barbarlık ve nefret kültürü, Enzensberger’in üzerinde durduğu önemli noktalardır. Yaşadığımız dünya halini ve zamanın ruhunu daha iyi anlayabilmek için Enzensberger’in önemli bazı tespitlerini aktarmanın yararlı olacağına inanıyorum.

“Dünya haritasına bakıyoruz. Uzak bölgelerdeki savaşların yerlerini belirliyoruz, en kolayca görebildiklerimiz de üçüncü dünya ülkelerindeki savaşlar. Gelişmemişlikten, eşzamansızlıktan, fundamentalizmden söz ediyoruz. Anlaşılmaz kavga sanki çok uzaklarda yapılıyormuş gibi geliyor bize.
Fakat bununla kendimizi aldatıyoruz. Gerçekte iç savaş çoktan metropollere girdi; metastazları büyük kentlerdeki günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Yalnızca Lima ve Johannesburg’da Bombay ve Rio’da değil; Paris ve Berlin’de, Detroit ve Birmingham’da Milano’da ve Hamburg’da da.

Bu iç savaşı yürütenler arasında yalnızca teröristler ve gizli örgütler, mafya ve dazlaklar, uyuşturucu çeteleri ve ölüm mangaları, Neonaziler ve kara şerifler değil, bir gecede holiganlara, kundakçılara, gözü dönmüşlere ve katillere dönüşen sıradan vatandaşlar da var…

Günümüzdekilerle karşılaştırıldığında eski saldırganlar inançlı insanlardı. Birtakım idealler uğruna öldürmeye ve ölmeye büyük değer veriyorlardı. Bir zamanlar dünya görüşü diye adlandırılan şeye, ne kadar nefretlik olursa olsun, “katı” “fanatik” “sarsılmaz” vb. biçiminde sarılmışlardı. Hitler ve Stalin’in taraftarları, liderlerinin vaazlarını parlayan gözlerle izliyor ve gerektiğinde hiçbir cinayetten kaçınmıyorlardı. Altmışlı yılların gerillaları ve teröristleri haklılıklarını el ilanları ve bildirilerle, titiz ve bürokratik dille yazılmış itiraflarla yaptıklarının ideolojik nedenlerini anlatıyorlardı. Günümüzün saldırganları buna gerek duymuyor. Onlarda en fazla dikkat çeken özellik, her türlü kanaate/inanca uzak olmalarıdır…
İslami fundamentalizmin ideolojik dozunun da, Batı’da sanıldığından çok daha zayıf olduğu görülüyor. Bugünkü İslam’ın tarihteki yüksek din ile hiçbir ilgisinin kalmadığını her entelektüel Müslüman’dan duyabilirsiniz.

Günümüzdeki durum, modernleşme baskısına karşı radikal bir modern tepki oluşumudur. Saddam Hüseyin’in dindar Müslüman olarak poz vermesi baştan aşağı küfüre varan bir pozdu. Benzer şeyler Mağrip ve Yakın Doğu’daki diğer yönetimler için de söylenebilir. Savaş açtıkları Batı’ya yönelmek en büyük hayallerini süslüyor. Özlemleri Batı’nın en ölümcül buluşlarına sahip olmak: Atom bombaları, roketler ve zehirli gaz fabrikaları.
Değişik fundamentalist tarikatlar, fraksiyonlar, milisler en başta kendi din kardeşlerini boğazlamaya çalışıyor. Demek ki, bunun kanaatlerle/inançlarla değil, onların taklidi ile ilgisi var.

Metropollerdeki moleküler iç savaşın da benzer biçimde dayanaksız olduğu ortaya çıkıyor. Kuzey Amerika kenar mahallelerinin çete savaşları, tarihsel sınıf savaşları şemasına göre anlaşılamıyor. Siyah-beyaz karşıtlığı da yeterli bir yorumun dayanağı olamıyor.
Soygunların, yağmaların ve cinayetlerin kurbanları çoğunlukla siyahların kendileri. Los Angeles ayaklanmasının hedefi zenginlerin villa semtleri değildi; saldırganlar öncelikle kendi mahallelerinin binalarını ateşe verdi. Bunların arasında siyahların mülkiyetinde olan Amerika’nın en eski kitap evi ve semtin en militan yerel politikacısının bürosu da vardı. Çeteler savaşında her yerde kaybedenler kaybedenlere ateş ediyor…

 

Her farklılık, yaşamsal bir tehlikeye dönüşüyor

Hannah Arendt, iki dünya savaşı arasındaki dönemden söz ediyordu. Totaliter sistemlerin oluşumunu sağlayan kitle tabanını anlatıyordu. Bu çözümlemesinin güncelliği ortadadır. Fakat otuzlu yıllardan farklı olarak günümüzün saldırganları ne törenlere, resmigeçitlere, üniformalara, programlara, ne de vaatlere ve bağlılık yeminlerine gerek duyuyorlar.

Liderlerinden de vazgeçebilirler. Nefret onlara yetmektedir. O zamanlar terör, totaliter yönetimlerin tekelindeyken, günümüzde özelleştirilmiş biçimde karşımıza çıkıyor…
Böylece her metro vagonu küçük çapta bir Bosna’ya dönüşebilir. Soykırım için Yahudilere, temizlik için karşı devrimcilere artık gerek yok. Birisinin başka bir futbol takımını tutması, bir manav dükkânının komşusundan daha çok müşteriye sahip olması, insanların farklı giyinmesi, başka bir dil konuşması, tekerlekli sandalye kullanması ya da başörtüsü takması yeterli oluyor.
Her farklılık, yaşamsal bir tehlikeye dönüşüyor. Fakat saldırganlık yalnızca diğerlerine değil, nefret ettikleri kendi yaşamlarına da yöneliyor. Hannah Arendt’ın sözleriyle konuşacak olursak, failler için sanki yalnızca yaşamak ya da ölmek arasında değil, doğmuş olmakla dünyaya hiç gelmemiş olmak arasında bile fark yok…
Her devlet, en zengini ve huzurlusu bile, sürekli envai çeşit yeni somut eşitsizlik, özgüven yaralanması, haksızlıklar, uygunsuzluklar, hayal kırıklıkları üretiyor. Aynı zamanda vatandaşların biçimsel eşitliği ve özgürlüğü ile birlikte beklentileri de artıyor. Bunlar yerine getirilmezse, sonuçta neredeyse herkes kendisini aşağılanmış hissedebiliyor.
Tanınmaya olan gereksinim doymak bilmez. Muhtelif haberler bize bunu söylüyor. Gettoda belli bir marka spor ayakkabısı giymek arzusu, cinayet için yeterli neden oluyor ve pop yıldızı olarak kariyer yapmayı beceremeyen büro çalışanı bu aşağılanmanın intikamını almak için, bir banka soyuyor ya da kalabalığa ateş açıyor.
Bütün açıklamaların en maneviyat bozucusu olan son bir açıklama denemesi, dünya nüfusunun görülmemiş biçimde artmasını bütün bu olanlara neden olarak gösteriyor.
Hannah Arendt daha 1950’de, totaliter yönetimlerin canice mantıklarını bu kadar kolay kabul ettirebilmelerinin, bu hızlı nüfus artışı ve yığınların topraksız ve yurtsuz kalmaları ile ilintili olduğu kuşkusunu dile getirmişti, zira yararcı kategoriler açısından bu kitleler gerçekten de “gereksiz” hale geliyordu.
Sanki ne kadar çok insan dünyaya gelirse, kendilerinin ve başkalarının yaşamlarına biçtikleri değer o kadar hızla azalıyordu. Böyle bir düşünceyi anlamak güç görünüyor. Fakat gezegenin ne kadar kalabalıklaştığını yalnızca nüfus ve göç istatistiği göstermiyor. Günlük yaşam da bunu gözler önüne seriyor. İşsizlik ve barınaksızlık, megapollerin teneke mahallelerle dolması, dolup taşan kamplar ve gemiler de bilinçsizlerin kafasındaki “çok kalabalık” olduğumuz kanısını yeniden doğruluyor, buna karşı oluşan kör tepki ise, etrafa psikopatikça saldırmak biçiminde oluyor. Böyle bir eğilime her yerde rastlanıyor. Görünürde normal insanlar bile, gizlice kendilerini de onlardan biri saydıkları o “gereksizlerin” ortadan kaldırılmalarını sağlamak için ellerinden geleni yapıyor…”

Kendimizi başkasının yerine koyarak düşünme

Enzensberger’in görüşlerini, yaşadığımız dünya halini ve zamanın ruhunu daha iyi anlamak için kısaca yukarıda belirttikten sonra, şimdi tekrar Ülkemizde ki eylemlerin hayati öneme sahip boyutuna dönmek istiyorum. Daha önce belirttiğim gibi, ortaya çıkan en önemli sonuç, yürürlükteki güvenlik politikalarının iflas etmiş olduğudur. Sosyal bilimlerde siyasal, sosyal ve kültürel olayları anlamada “empati” büyük bir öneme sahiptir. Kendimizi başkasının yerine koyarak düşünmek anlamına gelen empati, ülkemizde ziyadesiyle ihmal edilmektedir.
Yapılan yorumlara bakıldığında; empatiden yoksun, anlamaktan ziyade yargı ya da hüküm ağırlıklı bu türden yorumların geleceği anlamak açısından hiçbir teorik ve pratik değeri bulunmamaktadır. Dünya-sistem teorisiyle tanınmış bir toplum bilimci olan Prof.Immanuel Wallerstein, Eylül 2001 de yayınlanan “Güncel Yorumlar” adlı kitabında ABD’deki olayların faili olarak Usame Bin Ladin varsayımından hareketle, empati de yaparak şu önemli tespitleri yapmaktadır:
“…En önemli soru, neden bu saldırının meydana geldiğidir. Hemen hemen herkes saldırının sorumlusunun Usame Bin Ladin olduğunu söylüyor. Bu akla yakın bir varsayım gibi görünüyor. Çünkü Usame Bin Ladin bu tür eylemleri gerçekleştirme niyetini açıklamıştı ve belki de yakın gelecekte, Birleşik Devletler yetkilileri bu varsayımı destekleyen bazı deliller elde edecek, bunun doğru olduğunu varsayalım. Birleşik Devletlere bu kadar görkemli bir saldırı düzenlerken Bin Ladin, neyi elde etmeyi umuyordu?
Evet, bu saldırı, Bin Ladin’in (ve diğerlerinin) Birleşik Devletler’in bütün dünyada, özellikle de Ortadoğu’da yaptığını düşündüğü kötülüklere karşılık bir öfke ifadesi ve intikam olarak görülebilir. Bin Ladin, böyle bir eylemle, Birleşik Devletler Hükümetinin politikalarını değiştirmeye ikna edebileceğini düşünmüş olabilir mi?
Tepkinin bu şekilde olabileceğini düşünecek kadar saf olduğundan ciddi olarak kuşku duyuyorum. Başkan Bush saldırıyı bir “savaş eylemi” olarak gördüğünü söylüyor. Eğer saldırının faili Bin Ladin ise, muhtemelen o da aynı şeyi düşünüyordur.
Savaşlar, hasmın politikalarını değiştirmeye ikna etmek için değil, bunu yapmaya zorlamak için yapılır.
Öyleyse Bin Ladin olduğumuzu varsayalım ve onun gibi akıl yürütelim. Bu saldırıyla neyi kanıtladı? Kanıtlamış olduğu en aşikar şey, Birleşik Devletlerin dünyanın tek süper gücünün, dünyadaki en güçlü ve en gelişkin askeri donanıma sahip olan devletin, kendi yurttaşlarını bu saldırıdan korumakta aciz kalmış olduğudur.
Bin Ladin’in yapmayı istemiş olduğu şey, yine saldırının arkasındaki gücün gerçekten o olduğunu varsayıyoruz, açıkça Birleşik Devletlerin kâğıttan bir kaplan olduğunu göstermektir. Bunu öncelikle Amerikan halkına sonra da dünyadaki herkese göstermek istedi. Şimdi, bu Birleşik Devletler hükümeti için olduğu kadar Bin Ladin için de açıklığa kavuştu. Dolayısıyla verilecek yanıt da açık. Başkan Bush güç kullanarak yanıt vereceğini söyledi… Fakat şimdi de Birleşik Devletlerin bakış açısıyla akıl yürütelim. Ne yapabilir?
İşin aslı, Birleşik Devletlerin yapabileceği çok fazla bir şey yok. CIA, Castro’yu öldürebilmek için yıllarca uğraştı ve Castro hala yerinde. Birleşik Devletler birkaç yıldır Bin Ladin’i arıyor ve o hala yaşıyor. Bir gün, Birleşik Devletler ajanları onu öldürebilir ve bunun gerçekleşmesi bu özel operasyonu yavaşlatabilir. Bu, aynı zamanda birçok insana büyük bir tatmin sağlayacaktır. Fakat yine de sorun bütün ağırlığıyla var olmaya devam edecektir.
Yarın: Yaşayan insanların çoğu için karanlık bir dönem

 

Yaşayan insanların çoğu için karanlık bir dönem…

Açıkça, yapılması gereken tek şey, politik bir harekettir. Fakat hangi politik hareket? Bu noktada, Birleşik Devletler içinde (daha geniş olarak Batı alemi içinde) bütün uzlaşmalar kayboluyor. Şahinler, bu saldırıların Sharon’un (ve mevcut İsrail hükümetinin) haklı olduğunu gösterdiğini söylüyor: “Onların” hepsi teröristtir ve onlarla başa çıkmanın tek yolu çok sert karşılık vermektir.
Bu, şimdiye kadar Sharon‘un pek işine yaramıyordu. George W. Bush’un daha iyi işine yaraması için ortada bir sebep var mı, Bush Amerikan halkını bunun bedelini ödemeye razı edebilir mi?
Böyle şahince bir tutum ucuz atlatılamaz. Diğer yandan, güvercinler de bu durumun “müzakere” ile halledilebileceğini öne sürmekte güçlük çekiyorlar. Kiminle ve hangi amaca ulaşmak için müzakere yapılabilir? Belki de olmakta olan şudur: Bu “savaş”– bu hafta basında bu şekilde tanımlandı kazanılamayacak ve kaybedilmeyecek, fakat basitçe devam edecek.
Kişisel güvenliğin parçalanıp yok olması artık bir gerçeklik ve bunun etkisini Amerikan halkı ilk defa hissedebilecek. Bu, dünyanın başka pek çok bölgesinde zaten var olan bir gerçeklikti.
Dünya– sistemin bu kaotik salınımlarının altında yatan politik mesele, medeniyetin barbarlıkla karşı karşıya gelmesi değildir. Ya da en azından bütün tarafların, kendilerinin medeni, barbar olanın ise karşı taraf olduğunu düşündüğünü kavramamız gerekiyor.
Olan bitenin altında yatan meseleler, dünya–sistemimizin yaşadığı krizdir ve kurmayı istediğimiz bunu izleyen dünya– sistemin nasıl olacağı hakkındaki mücadeledir. Bu, söz konusu mücadeleyi, Amerikalılar ve Afganlar ya da Müslümanlar ya da başkaları arasındaki bir mücadele haline getirmiyor. Bu, kurmak istediğimiz dünya hakkındaki farklı vizyonlar arasındaki bir mücadeledir.
11 Eylül 2001’in kısa sürede, birçoklarının söylediğinin aksine, uzun süre devam edecek uzun bir mücadele içinde çok kısa bir dönem olduğu, ancak bu gezegende yaşayan insanların çoğu için karanlık bir dönem olduğu görülecek.”
Evet, ortaya çıkacak olan durum; mevcut güvenlik politikalarının iflasına eşlik edecek olan siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel bir kargaşa ya da kaotik bir atmosfer olacaktır.
Bu kaotik atmosferde, yeni kurulacak düzen için Wallerstein’in belirttiği gibi farklı vizyonlar mücadele edecektir.
Türkiye; özünde Amerika’ya, genelde Batıya atarlanmak, Jeopolitik konumunun öneminden dem vurmak gibi yaklaşımlarla, yeni kurulacak olan düzenin mimarları arasında kendisine yer bulamaz.
Türkiye, yaşadığımız dünya halini ve zamanın ruhunu iyi kavrayarak her açıdan kendi içinde tutarlı bir vizyon geliştirmelidir.
Bu vizyonun merkezi odak noktası, Avrupa ve Amerika’nın tercih edeceği güvenlik politikaları doğrultusunda görevli bir ülke rolü oynamak yerine, her alanda Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olmayı hedeflemek olmalıdır.
Bu noktada, Avrupa ve Amerika’ya da önemli görevler düşmektedir.
Genel olarak Müslüman kimliğinin dışlanması ciddi tehlikeler ortaya çıkarmaktadır. Özellikle Türkiye’nin Avrupa uygarlığının dışında tutulması, dünya açısından ortaya çıkacak olan tehlikeyi katmerleştirmektedir.

 

Paylaş
Önceki İçerikSöze Başlarken
Sonraki İçerikEn fazla düşüş kuru soğanda
Gürcan Dağdaş

54. Cumhuriyet Hükümeti’nde Devlet Bakanı olarak görev yaptı. 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde, MHP’den Kars Milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin 23’üncü dönem üyesi oldu. Aralık 2013 yılında, MHP’den istifa etti. Toplumsal Çözülme, Kağıda Düşenler, Düşünceye Davet ve Fetret Dönemi Yazıları ismiyle yayınlanmış, dört kitabı var.