Sonsöz’deki ilk yazılarımdan birini, biraz kısaltarak tekrarlamak istiyorum bugün…

Uzun yıllar Avrupa ülkelerinde gazetecilik yapmış biri olarak, bizzat yaşamış olduğum bir şeyi anlatıyordum o yazıda… Ve sadece 4 ay sonra, o anlatmaya çalıştıklarım “Türkiye’nin yüzüne çarpılan bir tokat gibi” çıktı karşıma…

Tanıştığımda 60 yaşının üstündeydi İsveçli Profesör Jan-Erik Samuelsson. Avrupa tarihi uzmanıydı. Bir dost toplantısında ilk kez karşılaşmış, birbirimizi sevmiş ve defalarca oturup konuşmuştuk. Aslında onu bir “Türk dostu” olarak tanımlamak yanlış olurdu her halde. Ama dürüst, gerçekçi ve düşüncelerini açık söylemekten çekinmeyen biri olduğu kesindi.

“Siz Türklerin en önemli yanılgılarından biri, Avrupalı olabileceğinizi sanmanız,” demişti bir keresinde, “Hatta eksik söyledim galiba, bunu sanmıyorsunuz çünkü. Yürekten inanıyorsunuz.”

“İyi de Jan-Erik, Türkiye’nin bir bölümü, coğrafi olarak baktığımızda, Avrupa’da biliyorsun,” demiştim, “Bunu unutuyorsun galiba.”

“Hayır dostum unutmuyorum. Nasıl unutabilirim ki. Bu en önemli unsurlardan biri. Ama senin sandığın gibi, Türklerin Avrupalı olduğunu kanıtlayabileceği açısından değil… Tam tersine, Türklerin neden Avrupalı olmaması gerektiğini göstermesi açısından önemli bir gerçek bu.”

“Nasıl yani? Biraz açar mısın Jan-Erik?”

“Galiba en başından başlayarak anlatmam gerekiyor dostum. Çünkü sorunun en önemli yeri, çıkış noktası doğal olarak. Biliyor musun, Türkler Avrupa’daki pek çok gelişmenin temel nedeni, bir anlamda tetikleyicisi olmuşlardır tarih boyunca. Dünyayı değiştiren iki önemli olayın, reform ve Rönesans hareketlerinin itici gücü Türkler olmuştur mesela.”

“İyi ya, demek ki Türkler Avrupalılar için faydalı olmuşlar. Bunun için bize minnet borcu olması gerekmez mi Avrupa’nın?” diye sormuştum o zaman, “Ama sen tutup bizim Avrupalı olmaya çalışmamızı, içine düştüğümüz en büyük yanılgı olarak tanımlıyorsun. Bence çelişkili bir durum bu.”

“Dostum acele etme. Bırak da anlatayım. Ya da istersen en önce şu katı gerçeği söyleyeyim sana. Türkler, Avrupa’nın kadim düşmanıdır. Ama yanlış anlama yine beni. Siz düşmanca duygular besliyorsunuz demek istemiyorum. Biz Avrupalılar bunu böyle algılıyoruz. Hatta bu da az oldu, algılamıyoruz. Bu inanç, adeta bizim genlerimize işlemiş durumda.”

“Abartıyor gibisin sanki Jan-Erik.”

“Abartmıyorum. Yoksa sen sıradan bir Avrupalının ‘Türk’ dendiğinde ne anladığının farkında değil misin dostum? Çok klişe gibi gelecek ama; İtalya’da, özellikle de İtalya’nın Güney kesimlerinde, bugün bile annelerin çocuklarını ‘Türkler geliyor’ diye korkuttuklarını unuttun mu?”

“Şaka yapıyorsun değil mi Jan-Erik?”

“Hayır dostum, asla şaka yapmıyorum. Bak şimdi, bu söz nereden geliyor hiç düşündün mü?”

“Tahmin edebiliyorum,” demiştim o zaman, “İtalya’nın küçük şehir devletleri halinde yaşadığı dönemlerdeki deniz savaşları, denizden gelen istila girişimleri filan olmalı bunların nedeni.”

“Doğru yoldasın dostum, doğru yoldasın. Ama bu bütünün küçücük bir parçası yalnızca. Bir kere kesinlikle başlangıç noktası değil. Daha öncelere, çok daha öncelere dayanıyor bu. Şimdi bak, ortalama Avrupalının hiç hoşlanmadığı, barbar olarak tanımladığı iki kavim var. Biri; her yere saldıran, işgal eden ve ele geçirdiği her şeyi yakıp yıkıp yok eden Vandallar. Onların bu davranışları giderek öylesine büyük bir nefret yerleştirmiş ki ortalama Avrupalının benliğine; yakıp yıkma, yok etme eğilimini kısaca Vandalizm olarak tanımlayıp, dillerine yerleştirmişler. Sözünü ettiğim ikinci kavim ise Türkler dostum. Ne yazık ki.”

“Bir dakika Jan-Erik. Şimdi sen herhalde Osmanlı İmparatorluğu’nun genişleme döneminde Avrupa’daki savaşlarını, fetihlerini kastediyorsun ama…”

“Hayır dostum, acele etme,” demişti İsveçli Profesör, “Elbette ki önemli Osmanlı’nın o dönemde yaptıkları ama, bu işin daha sonra ortaya çıkan ve yalnızca daha önceden varılmış yargıları desteklemeye yarayan bölümü. Gerçek başlangıç anını bulabilmek için; Hun İmparatorluğu’na ve bugün bile sıradan her Avrupalının adını duyduğunda yüzünün buruşmasına neden olan İmparator Atilla’ya kadar geriye dönmemiz gerekiyor. Tıpkı Vandallar gibi; herkesi öldüren, yakıp yıkan, yok eden bir kavim olarak algılanır Hunlar Avrupa’da. Olaya bu açıdan bakınca, İmparator Atilla’nın da tüm bu barbarlıkların, kötülüklerin başı olarak görülmesi kaçınılmaz oluyor. Ama ben biliyorum ki, siz Türkler, bugün bile Atilla’yı bambaşka bir yere koyuyorsunuz. O sizin için bir kahraman. Bir fatih. Hatta bir idol.”

“Evet,” demiştim, “Atilla bizim için adı iftiharla anılması gereken biri gerçekten de!”

“Biliyorum dostum. Bak sana ilginç bir örnek vereyim. 1974’de Türkiye Kıbrıs’a asker çıkarttıktan ve operasyonun ilk bölümünü tamamladıktan sonra geçici bir güvenlik hattı oluşturmuştu, hatırlarsın. Türk yetkililer Kıbrıs’a asker çıkarmalarının, oraya barış götürmek isteklerinden kaynaklandığı söylüyorlardı herkese. Ama kurulan bu geçici güvenlik hattının adını “Atilla” koymuşlardı. İnanılmaz bir hataydı bu bence. Barışı götürmek iddiasıyla asker çıkardığın bir ülkedeki güvenlik hattının adı Atilla olursa, hiç bir Avrupalı senin gerçekten barışı amaçladığına inanmaz, hatta istese de inanamaz. Çünkü Atilla demek; onun gözünde savaş demek, işgal demek, ölüm demek, yakılıp yıkılmak demek, yok edilmek demek anlamına geliyor. Yüzyıllardan beri inandığı gibi yani.”

“Olaya hiç böyle bakmamıştım Jan-Erik.”

“Biliyorum dostum. Yalnız sen değil, belki de hiç bir Türk bakmamıştır bu açıdan. Neyse, konumuz Kıbrıs’taki stratejik isimleme hatası değildi zaten. Türklerin Avrupa’nın kadim düşmanı olmasından ve bunun Avrupa’daki pek çok olumlu gelişmenin tetikleyicisi olmasından söz ediyorduk. Hemen göze çarpan, Türklerin bu işlevlerinin hiç farkına varmamış olmaları. Küçük ve bağımsız prensliklerin, beyliklerin birleşerek ilk ulus devletçikleri oluşturmaya girişmelerinin nedeni, Türk istilasını durdurmak için değil mi? Avrupa’nın güçlenmeye başladığı andan söz ediyorum şu anda ben. Güçlenmeye ve buna güvenerek direnmeye başladığı andan. Bunlar, günümüzün güçlü Avrupa’sının kuruluşu yönünde atılan ilk adımlardı. Başarılı olmanın getirdiği güven duygusu, giderek Rönesans ve Reform’un yolunu açtı sonunda. Ve dostum, tüm bunlar, kadim düşman Türklere karşı bir savunma oluşturabilmek için atılan ilk adımlar olarak, ondan sonraki adımları hazırladı yani. Osmanlı dönemi ise bir anlamda Türk tehdidini hep gündemde tutarak, Avrupa açısından olumlu gelişmelerin bir tür süreklilik kazanmasını sağladı.”

Susmuş ve İsveçli profesörün söylediklerini sindirmeye çalışmıştım bir süre. Kulağa aykırı gelen, rahatsız edici, adeta insanı kahreden şeyler söylüyordu adam.

“Peki ama,” demiştim sonra da, “Artık tüm bunların bitmiş olması gerekmiyor mu Jan-Erik? Tamam, tarih böyleymiş, ya da en azından Avrupa’da böyle algılanmış. Ama şu andaki durumun bambaşka olduğunu unutuyor gibisin sanki. Artık Batılı anlamda uygar, ya da en azından tüm gücüyle öyle olmaya çabalayan bir Türkiye Cumhuriyeti söz konusu. Bambaşka bir Devlet yani. Batı’nın en önemli ittifaklarından birinin, NATO’nun, en azından askeri açıdan yeri doldurulamaz üyesi bu Devlet. Bunu yok sayıp hala Türkleri kadim düşman olarak tanımlamak, biraz insafsızlık olmuyor mu şimdi?”

“Aslında sorduğun sorunun yanıtı da içinde dostum. Askeri açıdan yeri doldurulamaz, evet. Ama düşünürsen bu, Osmanlı’nın Sırplarla ilgili düşüncesini getiriyor akla. Yani, kontrol altına alınmazsa tehlikeli olabilecek, ama kontrol edilebilirse sayısız faydaları olabilecek bir güçten söz ediyoruz. Avrupa’da, şu anda bunu yapıyor zaten. Bu gücü kontrol altında tutuyor. Bunun için ne yapması gerekirse onu yapıyor. Sınırlı bir hoş tutma ile Türkiye’yi el altında bulundurmak, ama bunu asla kontrolü kaçıracak boyuta getirmemek. Bugünkü tutumu bu, Avrupa’nın.”

“Ama” diye itiraz etmiştim o zaman, “Biliyorsun Türkiye Ortak Pazar’a girmek için başvurdu. Bununla ilgili olarak Ankara Anlaşması imza altına alındı. Bu nasıl oluyor peki?”

“Dostum, ne kadar iyi niyetlisin. Evet, bir Ankara Anlaşması var biliyorum. Ama sen de söyledin ki, bu anlaşma imzalandı. Bunca yıl geçti aradan. Peki, Türkiye Ortak Pazar’a üye oldu mu bu arada? Ya da, ‘o anlaşmada vadedilen herhangi bir şeyi alabildi mi’ diye sorayım eğer istersen. İşte sana az önce sözünü ettiğim o ‘sınırlı hoş tutma’ kavramının en çarpıcı örneklerinden biri. İşin en çarpıcı yönü de, senin ülkendeki siyasetçilerin çoğunluğunun bu durumu kavramıyor olması. Hâlbuki Birinci Dünya Savaşı sonrasında ülkenizin tümüyle yok edilmesini mucizevî bir biçimde engelleyen müthiş lideriniz, yani Atatürk, sanki sezmiş gibi uyarmıştı da hepinizi. Hatırla bak, gelecekti olası tehlike ve tehditlere karşı uyanık olunmasını vurguladığı o sözlerini. Ne demişti? Eğer yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi galiba. ‘İktidardakiler, gaflet, delalet ve hıyanet içinde bulunabilirler.’ Böyleydi değil mi? Üzgünüm ama senin ülkeni yönetenler; hıyanet diyemem elbette ki ama, en azından gaflet içindeler bu açılardan.”

“Jan-Erik, sen bana Türkiye’nin hiç bir zaman Ortak Pazar üyesi olamayacağını mı söylemek istiyorsun yani? Kısacası ve daha da kötü bakarsak, açıkçası bu mu yani?”

“Aynen böyle dostum. Ne yazık ki böyle. Zaman zaman Avrupa ülkelerinde Türkiye ve Türklere sıcak bakabilecek siyasetçiler çıkabilir elbette ki. Ama inan ki, hâkim güçler Türkiye’nin Avrupa’ya bu kadar yakınlaşmasına, bir anlamda içine girmesine asla izin vermeyecektir. Asla!”

Almanya’da başlayıp, Hollanda’da zirveye çıkan ve giderek yaygınlaşma eğilimi olaylar; sanki İsveçli profesörün sözlerinin kanıtı gibi… Şimdi aklıma ürkütücü bir soru takılıyor ister istemez… Sıradan Avrupalı, Türklere nasıl bakıyor..?

PAYLAŞ
Önceki İçerikYSK’dan duyuru
Sonraki İçerikHer şey karışık
Mehmet Ali Yula
Gazeteciliğe 1965 yılında Ankara’da başladı. 1970’de Hürriyet’e geçti. 1977’da ek görev olarak İsveç Devlet Radyosu. 1991’de Nokta Dergisi. 1993’da Akis Dergisi. 1994’de Inter Star Televizyonu. 1998’de mesleği terketti. 2006’da emekli oldu.