7 Mart 1990, Türk medyası için “kesin sonun başlangıcı” oldu…

O gün meydana gelen ve bana göre “neden, nasıl ve kim ya da kimler” soruları hala cevapsız kalan bir suikast, bitişe götüren yolda atılan ilk adım oldu…
Öldürülen kişinin adı Çetin Emeç’ti… Onu tam kalbinden vuranların, aynı anda Türk Basını’nı da vurmuş oldukların bilincinde olduklarını sanmıyorum… Suikastçıların görevi, aldıkları emirlere uyup öldürmektir çünkü…

Onlara öldürme emrini verenler de, böyle bir sonuca ulaşmayı hedeflememiş olabilirler…

Ama şu anda ülkemizde medyanın bulunduğu noktaya, “kalbe sıkılan kurşunun açtığı” yoldan geçerek geldik 27 yılda…

Sadece gazeteci olan, ne kadar geç yatarsa yatsın her sabah erkeden kalkan ve o andan itibaren de haberden başka bir şey düşünmeyen biriydi Çetin Emeç… Burnu haberin kokusunu kilometrelerce uzaktan alabilecek kadar hassastı… Onu tanıyan herkesin daha ilk andan gözlemlediği mesleki ciddiyeti, onunla çalışmayanları bile ciddi olmaya zorlardı…

Onunla çalışanlar ise “eğer kendileri de gazeteciyseler” alabildiğine mutluydu… Zaten öyle olmayanların Çetin Emeç’le çalışma süreleri çok kısa olurdu… Ya dayanamayıp kendileri ayrılırlardı, ya da kapının önüne konulurlardı…

Gazeteye giren haberlerin diline çok dikkat eder, her akşam prova baskılarını önüne koyup kalemini eline alır ve son düzeltmeleri yaparken, hiçbir şeyi atlamazdı…

Kendi giyim kuşamına ve temizliğe gösterdiği özen de dillere destandı… Her gün birkaç kez duş yapar, giysi değiştirirdi… Onun üstünde kirlenmiş ya da lekeli bir şey göremezdiniz…

Evinin önünde, arabasının içende kalbine giren o kurşun bile, kirletememişti onu… Beyaz gömleğinin üstünde küçücük bir izi vardı o kadar…

Ama o kurşun; başka bir yerde, başka ve onarılması olanaksız bir tahribata yol açmıştı…

Gazete’nin gazeteci sahibi Erol Simavi’nin “Hürriyeti satma” kararı almasıydı bu…

Uzunca bir zamandır onunla yakın bir ilişki içindeydim ve üzüntüden kahrolduğunu görebiliyordum… “Eğer haber çıkacaksa, denize para atabilirsiz” diyen, toplu iş sözleşmelerinde sendikanın talebinden daha fazlasına veren, dünyanın her yerinde temsilcilikler kurarak gazetesine “üstünde güneş batmayan gazete” unvanını veren patron “pes, benden bu kadar” diyordu…

Bunun gerçekleşmesi zaman aldı… Ama ben o kadar sabırlı olamadım…

1991’in Nisan ayında patronumu telefon edip “Efendim, ben ayrılmak istiyorum” dedim… O da bana “En isabetli karara varmışsın. Biz her zaman arkadaşız.” dedi…

Yıllarımı verdiğim Hürriyet’ten, sahibinin hala Erol Simavi olduğu dönemde ayrıldım ama onun dediği gibi, ilişkimiz o aramızdan ayrılana kadar aralıksız sürdü… Bana göre o hala benim patronuydu, ona göre de ben hala onun arkadaşı” olarak kaldık…

Türk medyasına ne oldu bu arada diye merak ediyorsanız, şöyle bir bakın çevrenize…

…Ve sorun “asla satmamanız gereken o kalem hala cebinizde mi?” diye..!