Ana Sayfa Yazarlar Süleyman Şah Türbesi’nin tarihsel gerçeği

Süleyman Şah Türbesi’nin tarihsel gerçeği

162
PAYLAŞ

Gȃzi Süleyman Şah, başkenti İznik olan Devleti’nin kurucusudur. Büyük Selçuklu Devletine adını veren Selçuk Yabgu’nun torunu; Kutalmış Alp’in oğludur.

Süleyman Şah, Malazgirt savaşından 4 yıl sonra 1075 tarihinde Hıristiyanlar için büyük öneme sahip, surlarıyla ünlü İznik şehrini aldı ve kendisine başkent yaptı.

Anadolu Selçukluları da Bizanslılar arasındaki taht kavgalarından yararlanarak yaptıkları askeri yardımlar karşılığında durumlarına güçlendirdiler. İstanbul Boğazı iki devlet arasında sınır oldu.

1082 yılında Philaretos (Filaretos)’un Güneydoğu Anadolu’da bir Ermeni Prensliği kurması üzerine Çukurova’ya gelen Süleyman Şah Tarsus, Adana, yörelerini ele geçirdi. Philaretos, Urfa’ya kaçtı ve Hıristiyanlar için kutsal sayılan Antakya şehri 1084 yılında ele geçirildi. Camiye çevrilen Mar Cassianus Kilisesi’nde 110 müezzin tarafından okunan ezandan sonra Cuma namazı kılındı. Hıristiyan halka son derece müşfik davranan Süleyman Şah hiçbir yağma ve saldırı yaptırmadı. Ancak Antakya’da gözü olan Suriye Selçuklu Devleti hükümdarı Tacüddevle Tutuş bu fethe pek sevinmedi. İskenderun, Maraş, Gaziantep, Behisni vs. gibi yerler Anadolu Selçuklularının oldu. Böylece sınırlar İstanbul Boğazı’ndan Fırat’a kadar ulaştı.

Süleyman Şah’ın Antakya’yı alması sadece Tutuş’u rahatsız etmemişti: Büyük Selçuklulara tabi olarak yaşayan Musul Emiri Müslim bin Kureyş de Halep’ten çıkarak Antakya’ya yürüdü. Yanında Türkmen atlıları ile birlikte Çubuk Bey de vardı. Amik Ovası’nda Süleyman Şah’ın 4.000 askeri ile savaş devam etmekte iken Çubuk Bey, Süleyman Şah’ın tarafına geçti. Müslim bin Kureyş hem savaşı ve hem de hayatını kayıp etti (20 Haziran 1085).

Bu başarının ardından Süleyman Şah, İbnülhuteyti’nin elinde bulunan Haleb’i kuşatınca Şam’da bulunan Suriye ve Filistin Selçuklu Devleti hükümdarı Tutuş’u karşısında buldu. Tutuş’un ordusunda Süleyman Şah ile arası açık bulunan Artuk bin Eksük Bey de bulunmaktaydı. Halep yakınlarındaki Aynü Seylem yakınlarında savaşta bazı Türkmen beyleri kuvvetleriyle birlikte Tutuş’un saflarına geçti. Hayatında ilk defa yenilgiye uğrayan Süleyman Şah, savaş alanından uzaklaşarak ıssız bir yere çekildi. Tacüddevle Tutuş haber göndererek yanına gelmesini istedi. Ancak Süleyman Şah, Tutuş’a güvenmediğinden onun elinde kötü bir şekilde ölmek yerine kendi bıçağı ile ölmeyi tercih etti (4 Haziran 1086). Tutuş, Süleyman Şah’ın cenazesini Halep Kapısı’nda defin ettirdi. Hanımını, iki oğlunu, vezirini Antakya’ya gönderdi1.

Bir başka rivayete göre de Süleyman Şah intihar etmemiş, savaş alanında dövüşerek ölmüştür. Savaş alanında ölüler toplanırken altın ve yakutlarla süslü zırhından bunun Süleyman Şah olabileceğini anlamışlar. Cesedin ayaklarına bakan Tutuş da Selçuklu padişahlarının belirgin ayak yapılarından dolayı cesedin Süleyman Şah’a ait olduğunu bilmiş ve ceset savaş alanında gömülmüştür.

Süleyman Şah’ın intihar mı ettiği yoksa savaş alanında savaşarak mı öldüğü belli olmadığı gibi nereye ve ne şekilde gömülmüş olduğu da kesin olarak bilinmiyor. Ca’ber Kalesi’nde bulunan Türk Mezarı’nın aslında Süleyman Şah’a ait olduğuna dair kaynaklarda kesin bir bilgi de bulunmuyor. Ancak yüzlerce seneden beri halk arasında efsanevȋ bir şekilde dolaşmakta olan bu rivayetin güçlülüğü Ca’ber’in Türkler tarafından tarihi miras olarak kabul edilmesine yol açmıştır. Gerek Osmanlılar döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde bu kutsallık hem halk kesiminde hem devlet kesiminde sürmüştür.

Ca’ber kalesinde bulunan “Türk Mezarı”nda yatan tarihi şahsiyetin Osmanlıların ceddi Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah olduğu ve Fırat’ı geçerken boğulduğu ve Ca’ber kalesi önüne gömüldüğü yolundaki rivayet XV. Yüzyıl Osmanlı Tarihi olan Aşıkpaşazȃde Tarihi’ne dayanır2. 1465’de kaleme alınan Düsturnȃme-i Enverȋ adlı kitapta Oğuznȃme isimli kitaba dayanılarak verilen Osman Bey’in şeceresinde Ertuğrul’un babası Gündüz Alp olarak gösterilir3. Şükrullah’ın Behçetü’t-tevȃrȋh’inde ise Ertuğrul’un babası Süleyman Şah olarak gösterilir. Ancak Osmanlı şeceresinde geçen Süleyman Şah ile Kutalmış oğlu Süleyman Şah farklı zamanlarda yaşamış farklı tarihi şahsiyetlerdir. Ancak bizim kanaatimize göre halkın bu kadar saygı gösterdiği ve kutsallık atfettiği Süleyman Şah, Anadolu Selçuklu Sultanı Kutalmış oğlu Süleyman Şah’tır.

Ca’ber Kalesi’nin kuzeybatı eteklerinde “Türk Mezarı” diye anılan türbe, kare şeklinde bir avlunun içinde idi. Süleyman Şah’a ait olduğu söylenen kitabesiz mezar, mihrabın karşısında ve ortada bulunuyordu. Zamanla harabe haline gelince Sultan II. Abdülhamid’in emriyle Halep Valisi Cemil Hüseyin Paşa (ö. 1889) yeniden yaptırılmıştı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölge Fransa kontrolüne geçti. “Türk Mezarı” bütün Anadolu Türklüğü için büyük önem taşıdığından 20 1921’de Fransızlarla imzalanan Ankara İtilafnamesi’nde 9. Madde gereğince Türk toprağı olarak tescil edildi. 8.797 m2’lik bu Türk Toprağı’nı ve Süleyman Şah Türbesi denilen “Türk Mezarı”nı korumak için bir askeri birlik görevlendirildi.

1974 yılında Suriye, Fırat nehri üzerine bir baraj yapmak istedi. Ca’ber kalesi ve “Türk Mezarı” baraj suları altında kalacaktı. Türk hükümeti buna karşı çıktı ve Keban Barajı’nın kapakları kapatılarak Fırat’a su verilmemeye başlanıldı. Sonra mezarın başka yere taşınması konusunda anlaşmaya varıldı. Mezar biraz daha kuzeydeki Karakozak bölgesine taşındı. Mezarın üzerine yine kesme taştan, kare biçimindeki ikinci türbe yaptırıldı4. Askerlerimiz şerefli Türk bayrağını burada dalgalandırmaya devam ettiler.

Süleyman Şah Türbesi veya Türk Mezarı konusu Suriye’deki iç savaşın patlamasından beri kamu oyunun ve resmi makamların özen gösterdiği bir konu idi. Oraya yapılacak saldırının doğrudan Türkiye’ye karşı yapılmış sayılacağı yetkililer tarafından çok kesin bir dille duyuruldu. İŞİD’in Aynülarab (Kobani) ’dan çekilmesi; Esad güçlerinin Halep’te kuşatma çemberini iyice daraltmaları; Türkiye’nin Suriye Özgür Ordusu’na “eğit-donat” desteğini resmi olarak sağlamasının ardından gelişen bu olay bir anlamda stratejik geri çekilme olarak görülebilir.

IŞİD’in ne şekilde ortaya çıktığının ve amacının ne olduğunun tartışılmakta olduğu sırada Türkiye’nin IŞİD ile açık bir çatışma içine çekilmek istenildiği çok açıktır. Dünyanın dört bir tarafından gelerek IŞİD saflarında çarpışan kişilerin milliyeti de, dini de, amacı da tartışmalıdır. Bu oluşumun yabancı gizli istihbarat örgütlerince çok büyük bir planın uygulanması için özel görevle görevlendirilmiş olduğu mantıklı gerekçelerle savunulmaktadır.

Türkiye, IŞİD’e karşı tek başına “kara savaşı” yapmayı istememiş, dolaylı destek vermekle yetinmiştir. Şimdi Türkiye’yi bir oldu-bitti ile kabul etmediği şeyi kabul etmeye; İŞİD’i kullanarak, İŞİD’le savaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu oyuna düşmek istemeyen Türk hükümetinin Süleyman Şah Türbesi’nin yerini değiştirmesi geri adım gibi görülse bile stratejik açıdan doğru bir karar olduğunu söyleyebiliriz. Ancak her yönden meşruiyetini yitirmiş Esad rejimi değişip Suriye’de halka dayanan ve bütün kesimleri kucaklayan demokratik bir yönetim kurulmadıkça, bölge de, Suriyeliler de, Türkiye de huzur ve rahat yüzü görmeyecektir.

1 Ali Sevim, “Süleyman Şah I”, DİA, 38, İstanbul 2010, s. 103- 105. (Bu vesile ile değerli Hocam Prof. Dr. Ali Sevim’i rahmetle anmayı bir borç bilirim).

2 Aşıkpaşazâde (Derviş Ahmed Aşıkî), Tevârîh-i Al-i Osmân (Aşıkpaşazâde Tarihi, İstanbul 1332, s. 225.

3 Halil İnalcık, “Osman I”, DİA, 33, İstanbul 2007, s. 445.

4 Aydın Taneri, “Ca’ber Kalesi”, DİA, 6, İstanbul 1992, s. 526. ( Aydın Taneri hocamızı da bu vesile ile bir kez daha rahmetle anıyorum).

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...

Reklam