1980’lı yıllarda Turgut Özal’ın vizyonları arasında çok ülke katılımlı projeler geliştirmek de bulunuyordu. Bu amaçla ortaya koyulan projelerin başında bölge enerji kaynaklarının ülkelerden transit boru hatlarıyla batıya taşınması geliyordu.

O yıllarda haritalar açılıyor, doğudan, kuzeyden, güneyden hatlar çiziliyordu. Öyle ki Türkiye’nin her yerinden boru hatları geçecekti. Rus doğalgazı Karadeniz’in altından Türkiye’ye ulaşacak, Kazak, Türkmen, Azeri ve Orta Asya gaz ve petrolleri doğu sınırından Erzurum bağlantılı Ankara’ya gelecek, buradan Çanakkale bağlantılı Yunanistan’a oradan Avusturya’ya ulaşacak, buradan tüm Avrupa ülkelerine İngiltere’ye kadar gidecekti. Türkiye de bu hatlardan gelecek enerji ile ihtiyacını karşıladığı gibi bölgesel olarak enerji taşımacılığında önemli bir “koridor ülke” konuma gelecekti.

“Hayaldi, gerçek oldu” misali kuzey ve doğu bağlantılı petrol ve doğal gaz hatları zaman içinde hayata geçirildi, daha geliştirildi. Kuzey’den Ukrayna bağlantısında sorunlar yaşayan Rusya Karadeniz geçişli Mavi Akım’dan sonra Türk Akımı projesine de imza attı. Doğu’da Azerbaycan ve İran petrolü Ceyhan’a akıyor, iki ülkenin doğal gazları Avrupa’daki evleri ısıtıyor. Bizde de doğal gazın ulaşmadığı il merkezi neredeyse kalmadı. Elektrik üretiminin yüzde 55’ini doğal gazla sağlıyoruz.
Türkiye bağlantılı hatlar konusunda karasızlığını halen sürdüren Orta Asya ülkeleri özellikle Türkmenistan ve Kazakistan devası rezervlerinin üzerinde at koşturmaya devam ediyor.

Gelelim güney hatlarına. Kerkük-Ceyhan hattına ikincisi eklendi. Kürtler bugün buradan dünyaya petrol satıyor.
Ama ya güneydeki esas proje? Bu boru hattı projesi diğerlerine göre farklıydı. Projeye göre, Orta Doğu ülkelerine iki boru hattı döşenecekti. Hattın biri; Suriye, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan’ın batısı ve isterse Mısır ve Kıbrıs, diğeri; Irak, Körfez ülkeleri özellikle Katar ve Suudi Arabistan’ın doğusu bağlantılı olacaktı. Ancak bir şekilde açık denizlere çıkan bölgenin petrol ve doğal gazını batıya taşınmasını cazip hale getirmek için Türkiye, döşenecek paralel hatlardan GAP bölgesindeki barajlardan gönderilmesi öneriyordu.

Özal, geliştirdiği bu projeye “Barış Suyu Projesi” adını vermişti. Adı üzerinde; böyle bir işbirliği ile bölgeye barış, siyasi istikrar ve refah gelecek, en büyük bölgesel işbirliğini oluşacaktı. Dünya enerji üretim ve tüketimini, fiyatlandırmasını kökünden değiştirecek projeyle Anadolu suları çölleri yeşillendirecek, buradaki enerji ham maddeleri de daha ucuza batıya, daha geniş pazarlara taşınacaktı. Ancak yıllar geçtikçe proje yönelik çeşitli kaygılar, maliyet hesapları öne sürülmeye başlandı.

1990’ların diktatörleri, bugün kim tarafından yönetildiği bilinmeyen güney sınırındaki ülkeler ve aşağıdaki Araplar “Türkiye’ye bağımlı olmak” istemiyoruz diye su projesini “sulandırmaya” başladılar. Kimi İsrail’i, kimi, Suriye’yi, Arap diğer Arap’ı istemedi. S.Arabistan “kendi suyumu deniz suyunu arıtarak daha ucuza temin ederim” karşı teziyle projeye darbe vurdu ve devası su artıma tesisleri kurmaya başladı. Bunu diğerleri izledi.
İran ve ABD’nin baskıları, dev enerji şirketlerin lobileri ve politik oyunlarının yanı sıra Irak’ın Kuveyt’i işgali ile yeni bir sürece giren bölgesel çıkmazlar, çatışmalar, güvensizlikler, “tüm vanalar Türklerin elinde olacak” söylemleri ile desteklenince barış suyu projesini başlamadan bitirdi. Su projesi sadece Kuzey Kıbrıs bağlantısıyla kaldı.

Şimdi Katar’a su yerine gönderiyoruz. Amaç barışı, refahı artırmak için değil bölgesel çatışmayı önlemek ve yeni bir güç dengesi oluşturmak. Barış suyu projesi hayata geçirilmiş olsaydı, bırakın dünyayı bu Orta Doğu siyaseti ve ekonomisi nasıl şekillenirdi acaba?