Ana Sayfa Yazarlar Sorumsuzluğun Katlanılamaz Ağırlığı

Sorumsuzluğun Katlanılamaz Ağırlığı

45
PAYLAŞ

Siyasal partilerin aday listelerini ’na vermesi ile seçim süreci resmen başladı. Adaylar da, medya ve meydanlarda görünmeye başladı. Seçime resmen katılan partiler peşrev çekmeye başlarken, üç şapkalı konumunu varlık nedeni olarak gören Cumhurbaşkanı ise, bu kez “ başkanlık sisteminin tek adayı(!)” olarak, seçim platformunun en etkin aktörü olarak sahnede yer almış durumda. Seçim sürecinin barış içinde sürmesi beklentisi, birden Ağrı-Diyadin’de çıkan çatışma ile kesintiye uğradı. İşin ilginç ve ürküntülü yanı ise, çatışmanın neden ve sonuçları konusunda tam bir kafa kargaşasının bilinçli olarak yaratılmış olması. Bırakınız sıradan yurttaşı, Başbakan ile Genelkurmay Başkanlığı arasında bile örtüşen bir görüş yok. Her kafadan bir ses çıkarken, yurttaş bu “kanlı oyunu” tedirginlikle izlemekte. İktidar Partisi, 17-25 Aralık 2013’den sonra, yarattığı ve bağrında büyüttüğü dünün ortaklarına karşı sahneye koyduğu savaşımı “Kurtuluş Savaşı” olarak nitelediği gibi, günümüzde de, nitelikli çoğunluğu ele geçirmesi konusunda en büyük rakibi olarak gördüğü HDP’ye karşı yeni bir “İstiklal Savaşı” nı uygulamaya koymuş gibi. Sahnelenmek istenen oyunda ise, kumar masasına sürülenin yurttaşlarımızın kanı ve canı olması karşısında bütün yurttaşların çok duyarlı ve soğukkanlı olması gereğini anımsatmak isterim.
Türkiye, giderek “korku ülkesine” dönüştürülürken, öte yandan da korkuyu yaratanlar da, yarattıkları korkunun tutsağı örneklerini sergiler duruma gelmişlerdir. Örneğin. Siyasal iktidar, bir müzik grubunun, “Grup Yorum”un konserinden bile korkar duruma geldi. 301 kişinin yaşamdan kopartılmasına neden olan Soma Maden Cinayeti davasının ilk duruşması bile, “ hükümetin korkusu” nedeni ile gerçekleştirilemedi. Tutuklu sanıkları duruşmaya getiremeyen, duruşma yerini bini aşkın güvenlik gücü ile kuşatan, açık olması gereken yargılamayı “kapalı” hale dönüştürenin “korku humması” olduğunu düşünmekteyim. Korku yaratanlar, korkularının tutsağı olurlar. Hükümet, onca övündüğü on üç yıllık iktidar döneminin sonunda, her şeyden ve herkesten korkar, kuşku duyar, bir onulmaz illete teslim olmuş gibi.
Cumhurbaşkanlığı, parlamenter sistemlerde, toplumsal ve siyasal karmaşa dönemlerinde, sistemin güvencesi ve arabulucu işlevini üstlenmesi gereken bir organdır. Ancak, Türkiye’de bu işlevi görmesi gereken cumhurbaşkanı, bizzat bu karmaşanın baş aktörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki bu baş aktörlük, zaman zaman kimi hükümet üyeleri tarafından açıktan dillendirilmiş olmakla birlikte, varlığını korumaktadır. Bunun baş nedeni, Cumhurbaşkanının, “tek muktedir olma” ihtirasının tutsağı durumuna gelmesidir.
Anayasanın 104. maddesi, cumhurbaşkanının “devletin başı” olarak tanımlamaktadır. Devletin başı olarak; Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Ulusunun birliğini temsil eder, anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Bu görev ve yetkilerini, bir de, Anayasanın 103. maddesi uyarınca, “namusu ve şerefi üzerine” içtiği ant ile de, “büyük Türk Ulusu ve tarih huzurunda” “sözlü” olarak da yineler. Cumhurbaşkanlarının yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler, kendi gönlüne, keyfine bırakılmayıp, anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme amacına ve Anayasa’nın ilgili maddelerinde gösterilen koşullara uyma kuralına dayandırılmıştır. (Any.Md.104) Yama koyucu da, Türk Ceza Yasasında, ölümlü bir insan için bu denli onurlu bir görev üstlenmiş Cumhurbaşkanını özel korumaya almıştır. 5237 Sayılı TCY’nın, 299 – 301 inci maddelerini içeren ve “Üçüncü Bölüm” altında toplanmış olan “Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar” içinde “Cumhurbaşkanına Hakareti”, bir yıldan dört yıla kadar, göreceli en ağır ceza ile yaptırıma konu kılmıştır (Md.299)
Bu anayasa kuralları ortada iken, üç şapkalı Cumhurbaşkanının, toplumsal kutuplaşmanın ve toplumsal çatışmanın odağı olması, doğrudan siyasal tartışmaların, kişisel çatışmaların da tarafı olmasına neden olmaktadır. Yansız ve arabulucu olması gereken Cumhurbaşkanının bu niteliğini yitirmesi ve buna karşı, vatana ihanet dışında, sorumsuzluk zırhı ile donatılmış bulunması, tek yanlı yargı dosyalarının oluşmasını doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak da çoğu kurum ve kişi, Cumhurbaşkanı ile mahkeme koridorlarında davacı ve davalı konuma gelmektedir. Bunun önüne geçmenin ve yemininin gereklerine uymayan günümüz Cumhurbaşkanını, geçici bir süre için TCY’nın özel koruması dışına çıkartmaktır. Hukuk kurallarından temel kurallarından birisi de “silahların eşitliği”dir. Cumhurbaşkanı tarafından aşağılanan, haksız suçlanan yurttaşların hak arama yolunun önü kesilmişken, bu saldırı ve aşağılamalara yanıt vermesi durumunda ağır özdeksel ve hapis cezalarına çarptırılmasının adalet ile bağdaşır yanı bulunmamaktadır. Örneğin, Cumhurbaşkanın seçim sürecinde, açıktan ve devlet olanakları ile genel başkanlığını da yürütmekte olduğu partisi lehine seçim propagandası karşısında, YSK’nın çaresiz ve gereksiz bir kuruma dönüşmesi durumunu sizlerle paylaşmak isterim.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...

Reklam