1970’lerin başında çalıştığım gazete beni “İskandinav Ülkeleri Temsilcisi” olarak görevlendirdiğinde, merkez olarak İsveç’i seçmiştim… Mevsimlerden ilkbahardı… Karlar eriyor, altına gizlenmiş yeşil bitki örtüsü ortaya çıkıyordu…

İlk gittiğimden beri beni mest eden, tertemiz bir hava vardı… İnsan kendini “İstanbul’da nasıl nefes alabilmişim yahu” diye merak ederken buluyordu…
…Ve o günlerde İstanbul’un havası günümüzdekinden on kat temiz olmasına rağmen, böyleydi işte…
Gazeteye geçtiğim ilk haberi, asla unutmadım…
Göteborg’daydım ve kent sokaklarında binlerce kişinin katıldığı bir yürüyüş vardı… Kadın, erkek, çoluk çocuk; ellerinde pankartlarla ve sloganlar atarak yürüyordu… Demokrasinin gereği gibi gözüküyordu ilk bakışta ama, pankartlar ve sloganlar beni çok şaşırmıştı…
“Hava kirliğine son” diye bağırıyordu insanlar…
Bitene kadar izledim o yürüyüşü… Sonra orta yaşlı bir adamın yanına gidip “Hava oksijen tüpünden geliyormuşçasına tertemiz, hangi hava kirliliğinden söz ediyorsunuz siz?” diye soruverdim ve o haberi benim için “unutulmaz” yapan yanıtı aldım…
“Hava kirlendikten sonra ne kadar bağırsan bağır fayda etmez de, onun için!”
Hemen gazeteye yolladığım bu haberin yayınlanmadığını da söylemem gerek…
Bir süre sonra, İsveç’te halkın HES’lere büyük tepkisi olduğunu fark ettik… Hâlbuki üsten HES kurabilecek o kadar çok akarsu vardı ki… Ama yapılmış olanların Doğa’ya getirdiği olumsuz etkiler hemen görülmüştü…
Çünkü İsveçlilerin her biri tam bir Doğa aşığıydı…
Büyük kentlerin orta yerinde, orman parkları vardı… Uzun yaz günlerinde işten çıkanlar buralara gidip geziyordu… İsteyenlerin koşu yapabilmesi için parkurlar vardı…
…Ve bu parkurlarda dolgu malzemesi olarak talaş kullanılıyordu… Arazinin eğimli olduğu bölgelerde de, talaşın dağılmaması için, kütükler kullanılarak setler yapılmıştı… Ama tek bir metal çivi yoktu… Çiviler ile tahtadan yapılmıştı…
Doğaya yabancı bir madde karışmamalıydı kısacası…
Bunları neden mi yazdım..?
Bir yağmurun “Dünya İncisi İstanbul’u(!)” ne hale getirdiğini görünce aklıma geliverdi işte…
Haa, bir de kışları bir gecede 2 metre kalındığında kar yağan Stockholm’de, sabah kalkanların kendini pırıl pırıl yollarda bulmalarını hatırladım…
Ama İstanbul’da bir afetti(!) canım… İnsan eliyle yaratılmış bir afet… Ne kadar bağırırsak bağıralım, tekrarlarını sık sık göreceğimiz bir afet..!