SON ÇIKIŞI KAÇIRMAYALIM!

0
72

1950’lerin ortasından itibaren sesini çıkarmaya başlayan Atatürk eleştiricileri, en çok onun zamanla “slogan haline gelmiş” sözlerini hedef almışlardı…

Örneğin; “Türk milleti çalışkandır” ve “Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” gibi sözler, özellikle hedefteydi. Bunların gerçekleri yansıtmadığı konuşuluyordu…

O sözleri anlamadığı, ya da daha kötüsü anladıkları halde anlamamış gibi yapanların görüşleri tümüyle yanlıştı halbuki…

Atatürk’ü anlamanın ilk şartı, onun sözlerinin birer “durum saptaması” değil “hedef göstermek” olduğunu kavramaktır…

Onun zaman içinde dozu arttırılarak en çok eleştirilen sözü ise “Ne mutlu Türküm diyene” oldu…

Gösterdiği hedef “farklı etnik gruplardan gelseler bile, insanların varlığını devam ettirmelerinin yolunun uluslaşmaktır” gerçeğinin benimsenmesi gerektiğiydi. Anadolu halkı içinde birilerinin ait olduğu etnik grubu öne çıkarmasının, fayda değil zarar verdiği acı tecrübelerle öğrenilmişti. Parçalamak ve sonunda ele geçirmek isteyen emperyalist güçlerden başkasının işine yaramıyordu.

Hatta şahsi emellerini müstevlilerin hizmetine vermiş olanlara bile yaramıyordu. Çünkü en küçük menfaat çatışmasında acımasızca eliyordu onları emperyalizm…

Kaldı ki, Türk olmayı asla kabul etmeyen Osmanlı İmparatorluğu döneminde bile; Avrupalılar, Anadolu halkını “Türkler” olarak görüyordu… Aralarına karışan başka etnik gruplar yüzünden dağıtılması mümkün olan Türkler…

Atatürk düşmanları hatırı sayılır bir yer tutan ve kendini “mütedeyyin” olarak gören gruplar ise Anadolu halkının uluslaşarak değil, dini esaslara göre birleşmesinden yanaydılar. Necmettin Erbakan, andımıza “sen ne mutlu Türküm dersen, o da ne mutlu Kürdüm der” gerekçesiyle karşı çıkması, bir dönüm noktası oldu…

Bir anlamda “ne mutlu Müslümanım diyene” biçiminde yeni bir sloganın davetiyesiydi bu sözler…

Ama; tıpkı uluslaşmanın önüne çıkan etnik engeller gibi, bunun da önünde mezhepsel engeller olduğu unutulmuştu…

Emperyal güçler ise unutmamıştı tabii. Üstelik onlar kendi mezhepsel çatışmalarının içinden geçmiş olmanın bilgi birikimine de sahiptiler. Adeta sevinçle ellerini ovuşturmuşlardır mutlaka…

Fokurdayan Ortadoğu kazanına balıklama dalmış olan Türkiye, böyle bir dünyada Anayasa’sını ve rejimi değiştirmeye çalışıyor. Bu durumda yapabileceğimiz tek şey kaldı galiba. Diz çöküp “Tanrı Türkiye’yi korusun” diye dua etmek..!

Paylaş
Önceki İçerikGüçlü bağışıklık için baharat tüketin
Sonraki İçerikKolumuzu da kaptırdık!
Mehmet Ali Yula

Gazeteciliğe 1965 yılında Ankara’da başladı. 1970’de Hürriyet’e geçti. 1977’da ek görev olarak İsveç Devlet Radyosu. 1991’de Nokta Dergisi. 1993’da Akis Dergisi. 1994’de Inter Star Televizyonu. 1998’de mesleği terketti. 2006’da emekli oldu.