Farklılıklara hoşgörü ile bakma kültürümüz neredeyse yok oldu. Geçmişte her milletle beraber yaşadık. Osmanlı bir dinler, ırklar meşheriydi.

Ama kimsenin kimse ile de kavgası yoktu. Camilerle, kiliseleri, havraları yan yana getiren bir medeniyet inşa etmiştik.

Bugün o hoş görünün yerinde yeller esiyor. Bırakınız farklı olanları Müslümanların bile birbirine tahammülü yok. Şu Mısır’da camide patlatılan bombanın bir izahı var mı? Ben Müslüman’ım de, git iki yüz kişiyi katlet sonra da İslam’a hizmet ettiğini zannet.

Bir arada yaşama kültürümüz önce Ermeni isyanları ile sarsıldı. “Milleti sadıka” dediğimiz bu topluluk Batı’nın poh pohlamaları ile sağa sola saldırınca önce Hıristiyan topluluklarla aramızdaki güven sarsıldı.

Ardından Osmanlı’nın parçalanması sırasında diğer Müslüman toplulukların bir bir başını alıp gitmesiyle başka bir travma yaşadık. Bu defa diğer Müslüman topluluklarla aramızdaki bağ gevşedi.

Koca bir imparatorluk her taraftan saldırıya uğrayıp dağılınca güvenmemeyi öğrendik. Türk-İslam medeniyetinin bize hediyesi olan -farklılıklarla bir arada yaşama- kültürümüzü kaybettik.

Bunda PKK’nın başlattığı ihanetin de büyük payı var. Türkler Kürtleri hiç kendilerinden ayırmadılar. Onları Türk gibi gördüler. Araya isyanlar ve 70’li yıllarda PKK girince bu algı bozulmaya başladı.

Şüphe tohumları herkesin içini kemirmeye başladı. Kimsenin kimseye güvenmediği bir toplum haline geldik. Her farklılık aklımıza isyanları, arkamızdan uğradığımız saldırıları getirdi.

Ardından FETÖ kumpasları ve darbesi de gelince tam bir güven bunalımına girdik. Siyasetin sunduğu imkanları onu yok etmek için kullanan bu yapı son güven kırıntılarını da alıp götürdü.

Galiba bugün en muhtaç olduğumuz şeylerin başında güven geliyor. Yeniden ve gecikmeden o güven ortamını inşa etmek zorundayız. O güveni geri getirmeden bir arada yaşamanın, farklılıklara hoş görü ile bakmanın şartlarını oluşturamayız.

Bunun için birbirimize karşı daha mülayim, daha anlayışlı bakmak zorundayız. İçimize iç ve dış şartların serpiştirdiği fitne tohumlarını söküp atmak durumundayız. Aksi takdirde bugün yaşadığımız çelişkiler içinde boğulmamız mukadderdir.

Birbirimizi etnik kökenine, mezhebine, meşrebine bakarak değerlendirmek neredeyse genel bir hastalık halini aldı. İlişkilerimizi farklılıklar belirliyor. İnsana değil, kimliklere, aidiyetlere bakıyoruz.

Bir toplulukta etnik veya mezhep odaklı kompartımanların oluşması demek parçalanma demektir. İnsanlar kendilerini bir millete isnat ederek tanımlamak yerine etnik veya mezhep aidiyetlerine göre tanımlıyorlarsa o ülke için tehlike çanları çalıyor demektir.

Bu handikaptan kurtulmanın yolu en başta hukuku, adaleti hakim kılmaktır. Devletin kurucu unsuru adalettir. Devlet onun için vardır. Canı sıkıldıkça insanları gurup grup sıraya çekip sopalayan, her dönem farklı düşmanlar yaratan, kıran, küstüren bir devlet ayakta kalamaz. Milletsiz devlet olmaz. Milletli devlet de ancak adaletle mümkündür.
Halkını sopa ile terbiye edilmesi gereken bir unsur gibi gören bir devlet insansız kalır. Bütün dayanaklarını yitirir. Sonra farklılıklara hoş görü ile bakmayı öğrenmeliyiz. Bizim ne kadar konuşmaya, fikirlerimizi ifade etmeye hakkımız varsa başkalarının da vardır.
Bunu tesis edecek olanlar da yöneticilerdir. Siyasetçiler ya bir milletin tutkalı olurlar ya da fitnesi olurlar. Onun için söz ve eylemlerine son derece dikkat etmek, birleştirici, yatıştırıcı, eşitleyici bir dil kullanmak zorundadırlar.

Siyasetçisi, hukukçusu, eğitimcisi ile bunu başaramadığımız takdirde kabileleşmekten, didişmekten, iç kavgalarla birbirimizi tüketmekten kurtulamayız.