Adalet: Güçlünün hafıza kayıtlarından sildiği, zayıfın imdat yerine kullandığı sözcük. Herkese lazım edebiyatı, hoşa gider, ancak onu yaşatmak zordur.

Avrupa’nın en büyük adalet sarayını yapmayı, itibar meselesi sayanların, itibar algılarında önemli bir sorunun varlığı, izah gerektirmeyen bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Kaldı ki, Adalet terazisini vicdanında eğip bükenlerin, inşa edilen yapının giriş kapısına “Adalet Sarayı” tabelasını asmaları, ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
Cüzdan, vicdan denklemini vurgulayanların, senin yargın, benim yargım diye tasnifte bulunanların, Adalet vurgusu sözeldir. Bu sözellik halk dilinde “avukat tutma, hâkim tut” tembihine kadar varan sonuçlar doğurmuştur.
Bir ülkenin, adalet saraylarını çoğaltması, hapishane sayısını artırması, yargının önündeki, dosya sayını on milyonlara ulaştırması, biz zati toplumun adalet gerçekliğinden, ne kadar uzaklaştığının önemli bir nişanesidir. Oysaki adalet sarayını azaltan, hapishane ihtiyacını asgariye düşürmüş, yargının önündeki dosya sayısını minimize etmiş toplumlar, ülkeler, adaleti içselleştirmişlerdir.
Adaleti, sadece yargı mevzuna indirgemiş toplumların, adaletsizliği şiar edindikleri ve bunun sonucu olarak da, güçlünün adaletine teslim oldukları, tarihi bir hakikattir. Övündüğümüz medeniyetin kaynağının, adaleti, vicdan ve kul hakkı doğrultusunda zikir ettiği hal, dikkate alındığında, bu çürümeyi ciddi olarak irdelemenin zamanı, gelmişte geçiyor.
İnsani ilişkilerimizden, toplumsal işleyişimize kadar, adaletsizliği gerekçelendirmeğe çalışmamız, nafile bir çırpınıştan öteye geçmez. Adalet sütunun çökmesi demek, geri dönülemeyecek bir noktaya savrulmamızdır. Kültürel kodlarımızın üzerinden atacağımız nutuklar, köpük gibi uçup gitmektedir. Adaletsizlik kenesi, bünyeye yapışmışsa, geçmiş olsun. Keneyi, her yeri kemirmekten alı koymanın tek yolu, o bölgeyi kesip atmaktan geçer.
Millet olarak tarihsel yürüyüşümüzde, adaleti önceliklediğimiz dönemler, sadece kendi coğrafyamızda değil, yeryüzüne referans niteliğinde sonuçlar doğurmuştur. Adalet kavramında uzaklaştığımızda, kendi içimizde bir birimizi yiyip, tüketmişizdir. Sonuç ise paryalaşma düzeyidir.
Ekonomiden, sosyal hayata, fırsat eşitliğinden, paylaşıma, bireysel ilişkilerimizden, devlet organizasyonuna kadar, her alanda adaleti hayata geçirmek, bir toplumu, devleti, itibarlı ve güçlü yapar. Yoksa tabela asıldığı yerde kalır, adalet ise taht odasına taşınır.
Sözün hülasası;
Yaşadığımız gerçeklik; adaletin sarayından, sarayın adaletine gelmişliğimizdir, gerisi laf-ı güzaftır.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...