Geçen hafta “Türkiye Rıza ile hesaplaşmalı” başlıklı yazımızda “Sarraf konusunda Türk adaleti harekete geçmeli” diye yazmıştık. Hafta sonu savcılar Sarraf hakkında soruşturma açtılar, “kaçıramadığı” mal varlığına da el koydular. Ancak soruşturma “rüşvet vermek” değil, casusluk, devletin sırları açıklamak suçlamasına dayandırılması dikkat çekti.

Demek artık inkar edilemeyen, yalanlanmayan, iftira denilmeyen rüşvet olayları casusluk kapsamında ele alınacak. O zaman soruşturma genişletildiğinde adı geçenler hakkında “casusa yardım, yataklık, çıkar sağlamak, evrakta sahtecilik ve bunlar için örgüt kurma” suçlamasıyla işlem mi yapılacak? Bu rüşvet ilişkileri casusluk işleri kapsamında oldu mu denilecek? Casusluğun yanı sıra gizli bilgileri ifşa etmek iddiaları vatan hainliğine bağlanacak mı? Bu nokta artık birilerine Yüce Divan yolu açılmalı, bu iş temizlemeli.

Türkiye, son 50 yıl içinde büyük yolsuzluk skandallar yaşadı. 1970’lı yılların sonunda bakanlar Tuncay Mataracı ve Hilmi İşgüzar, 1980’lı yıllarda İsmail Özdağlar, 1990’lı yıllarda Emlakbank, İSKİ, Türk Ticaret Bankası’nın satışı, Susurluk gibi “siyaset-rüşvet-yolsuzluk” bağlantılı rezillikleriyle yüzleşti. O dönemdeki siyasi yönetimler, hiçbir kaygı duymadan, bu skandallara karışanları kayırmadan, kollamadan, saklamadan, “sahip çıkmadan” yargıya teslim ettiler, bunların hesabını da meydanlarda, sandıklarda verdiler.

AKP, iktidara geldiği ilk aylarda eski Başbakan Mesut Yılmaz, bakanlar Güneş Taner, Cumhur Ersümer, Zeki Çakan, Koray Aydın gibi isimleri Yüce Divan’a göndermişti. Bu isimlerden kimi beraat etti, kimi hafif cezalara çarptırıldılar ama sonuçta yargılandılar. Örneğin yanlış politikalarla kamuyu zarara uğrattığı ve ihalelerde aşırı fiyat artışı yaparak menfaat sağlamak suçlamasıyla yargılanan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Zeki Çakan beraat etti çünkü iki yıllık bakanlık döneminde hiçbir ihale yapılmamıştı.

Tüm suçlamalarda şu duymuştuk: “Gitsinler, Yüce Divan’a yoksa suçları aklanıp gelsinler”. Ama AKP iktidarlarında, kendi bakanları hakkındaki sayısız gensoru hepsi Meclis Genel Kurulu’nda daha doğrusu AKP grubunca reddedildi. Geriye, Çakan’ın “onlar benim gibi Yüce Divan’a gidip, Yüce Divan yolunda hesap vermenin huzuru içindeyim’ diyemeyecekler” sözü kaldı.

Bugüne gelirsek, adamın biri kalkmış, “şu tarihte şu kişilere şu yollarla rüşvet verdim, istediler daha fazlasını verdim, hatta eksik verdim diye azarladılar, iftira atmıyorum” diyor ve elindeki belgelerle bunu kanıtlıyor. (Zaten kim kalkar “ ben şu kişiye rüşvet verdim, bu de belgesi” der?) Yarın casusluk suçlamasından yine fezlekeler hazırlanırsa Meclis’in tepkisi ne olacak? O zaman “gitsinler Yüce Divan’a aklansın gelsinler” denilebilecek mi?
Casusluk soruşturması açılmadan önce şu görüşleri de dile getirmiştik: “Yaptıklarını inkâr etmeyen ve “ceza evinde bile rüşvet verdiğini söyleyen bu adam, ABD’li yetkililere mahkemede iddianame konuları dışında, başka şeyler söyledi mi? Söylediyse ki “canını kurtarmak için her şeyi yapar”, bu söyledikleri nerede, kimin bilgisine sunuldu, birileri bunu Türkiye –ABD arasında siyasi koza, “şunu yapmazsanız açıklarız haa “deyip tehdide, şantaja dönüştürür mü?”
Konuşulanlara, yapılan yorumlara bakılırsa bu görüşümüz de giderek ağırlık kazanıyor. Yoksa bu işlere casusluk denilir midi?
Şunu da ekleyelim. Yukarıda hatırlattığımız benzeri skandallarda Türkiye yazılı ve görsel medyası haberleriyle, yorumlarıyla korkusuzca, tarafsızca öncü ve yönlendirici olmuş, çoğu pisliği aydınlatmıştı. Ya bugün? Aynı manşetle çıkan gazeteler, aynı sıralamayla aynı alıntılarla haber sunan televizyonlardan bunu beklemek tam bir ham hayal olur! Yakında yayın yasağı de gelirse şaşırmayız.