Yazıma başlarken peşinen şunu ifade etmek istiyorum;

15 Temmuz hainliğinin önünde, vücudunu ve yüreğini siper etmiş bir milletin fertlerini, hiç kimse; etnik ve dinsel kimliği ile mensubu olduğu ideolojinin, partinin, boyunun, soyunun, sopunun üzerinden veya üniformalı-üniformasız diye tefrik edemez.

Vatandaşlarımızın hepsi saygındır, kurtarıcıdır, vatanseverdir ve de demokrattır, nokta…

Gelelim mevzumuza;

Yenikapı ile Maltepe arasında bilek güreşini teşvik etmek ve bundan demokrasimiz, Cumhuriyetimiz ve iç barışımızın adına, pozitif sonuçlar beklemek, nasıl bir akıl tutulmasıdır!

Biz sizden çokuz, bizim meydan daha kalabalıktı laflarının, onaran değil, ayrıştıran parçalayan duygu iklimini yarattığını görmemek için “kör” olmak gerekir.

Kendi içinde bu kadar kırılganlaşmış bir toplumun, akibetine dair, tarih yeterince ibretlik hatırlatmalar yapmıyor mu?

Daha ne kadar parçalanacağız?

İki ayrı meydana (Rabia ve Tahrir) toplanmış ve bir birine düşmanlaşmış insanların, öfkesinin nasıl yıkıcı sonuçları olduğunu, Mısır’da olup bitenler göstermedimi? Bundan ders çıkarmayacakmıyız?

Kaldı ki, kanın ve gözyaşının kuşatmasında, ağıtları feryatları arşa ulaşmış, ekonomik ve ruhsal sorunları olan bir toplumun, hissi davranışları öne çıkarması kaçınılmazdır. Şiddettin bu kadar yaygınlaşması, buna delil değilmidir?

Güce dayalı dönüştürme projeleri, geçmişte milletimizin yaşadığı acı sonuçları ortaya çıkarmadımı?

Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldızın temsil ettiği devletlerimizin; adalet, özgürlükler, liyakat, paylaşım, akıl, bilim ve vicdan yoksunluğundan öldüğünü niye hatırlamıyoruz! Ayrıca biliyoruz ki, kutsalları çürüyen milletlerin ve devletlerin ömrü ne yazık ki uzun olmamıştır.

16 Devlet kurmuşuz diye övünürken, bu 16 Devletin öldüğünü ve onların ölümlerine sebep olanların ise, sadece dış düşmanların”üst akıl” olmadığını görmek ve atalarımızın bu ölümlerde ki, hatalarının, eksiğinin, suçunun muhasebesini yapmak gerekmez mi?

Söz buraya gelmişken, benim latife olarak gördüğüm, ancak bilimsel bir dergide yayınlanan bir akademisyenin, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışının sebebini, PATATESE bağladığı çözümlemesinden bir bölümü sizinle paylaşmak istiyorum, zira bu ara çok PATATES yiyoruzda(!)

Bu yeni görüşün sahibi İngiltere’deki Devonshire Üniversitesi Osmanlı ve Yakındoğu çalışmaları Direktörü Lord Herbert Smith. Smith, Osmanlı devletinin çöküşüne, genelde kabul edildiği gibi, yeni ticaret yollarının keşfedilmesi, Amerika kökenli altın arzının artışı dolayısı ile yaşanan devalüasyon, teknolojide geri kalma ya da padişahların yetersizliği gibi nedenlerin sebep olmadığını düşünüyor. Lord Smith’e göre sebep patates. Yanlış okumadınız patates

“Ne zaman patates yesem hayranı olduğum Fatih, Kanuni gibi padişahların Amerika’nın keşfinden sonra eski dünyaya gelen bu lezzeti bir kez bile tadamamış olmasına üzülürdüm” diyen Smith şöyle devam ediyor: “Birgün bunu düşünürken zihnimde bir şimşek çaktı, belki Osmanlı’nın o dönemki başarılarının altında patatesle tanışmamış olması yatıyordu. Basit bir araştırma bu konudaki şüphelerimi daha da artırdı. Patatesin Avrupa’da yayılış haritası ile Osmanlı’nın sınırlarındaki küçülme neredeyse birebir aynıdır. Patates, Avrupa kıtasına ilk kez 1577’de getirilmiş. Osmanlı Devleti’nin “Duraklama Dönemi”ne girmesi ise 1579. Tabi bu dönemde Osmanlı’da tüketilmiyor o yüzden de bu dönemde toprak kaybı yok. 1700’lerin başında yaşanan kıtlıktan sonra patates Fransa’dan başlayarak Avrupa içlerine yayılmış, 1770’ler civarında Osmanlı sınırına dayanmıştır. Nitekim 1800’lerden kalma askeri kayıtlarda bilhassa batı bölgelerinde karavanalarda patates yemeklerinin bulunduğu görülmektedir. Bu dönemden itibaren tüm yenileşme çabalarına, reformcu padişahlara hatta II. Abdülhamit gibi dirayetli bir hakana rağmen toprak kaybının durdurulamamasının ardındaki sebep patates tüketimi olabilirdi.”

Lord Smith bu iddiasının altını doldurabilmek amacı ile araştırmalara başlamış botanik ve genetik alanındaki çalışmalar onu çok ilginç bir bulguya götürmüş. Kendisi de Navajo yerlilerinden olan Arizona Stimson Üniversitesi genetikçilerinden Atekha Grimclaw 2010 yılında Amerikan yerlilerinin %82,4’ünde ortak olan bir genetik varyasyon saptamış. Bu varyasyona sahip yerlilerin kas yapılarında bir zayıflık bulan Grimclaw, araştırmayı derinleştirince bu zayıflığın yerlilerde patatesin içinde bulunan Patatin maddesinin tüketiminden kaynaklandığını bulmuş. Üstelik patates tüketimi sınırlanan yerlilerin kas güçleri bir – iki ay içinde normale geliyormuş. Ancak Amerikan patates lobisi bu son çalışmanın saygın dergilerde yayınlanmasını engellemiş.

Lord Smith “Amerika yerlilerinin 250 ila 100 bin yıl kadar önce Orta Asya’dan Amerika’ya göçtükleri düşünülürse, başka bir Orta Asya kökenli halk olan Türklerde de benzer bir genetik varyasyon olması kuvvetle muhtemeldir.” diyor. “Patates tüketmeye başlayan Türk askerleri giderek güçsüz düşmüştür bu da savaşlardaki yenilginin ve imparatorluğun çöküşünün başlıca nedenidir. Türklerin başarılı olduğu Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarında ekim dikim yapılamaması ve parasızlık dolayısı ile askere patates verilemediği, buğday, mercimek ve peksimetle beslenen askerlerin kuvvetlerini kazanarak başarılı olduğu görülecektir.”

Smith’in bir başka çağrısı da Türk bilim adamlarına. “Patatin maddesine karşı hassasiyet geninin Türklerde araştırılması gerekir. Şüphem yok ki patates tüketiminin önlenmesi Türklerin dünya sahnesindeki hak ettikleri yeri almalarını sağlayacaktır.”

Latifeyi bırakıp mevzumuza tekrar dönelim;

Üst akıldan şikayetçi olmak yerine, bize ait olan tarlayı, bir başkası niye sürüyor diye sormayı, neden hiç aklımıza getirmiyoruz? İşimize mi gelmiyor?

Bu soruyu kendilerine sormayanların hali ortada;

Tarlasını başkalarına sürdüren; Irak, Suriye, Libya, Yemen, Mısır, Gürcistan halkı, bu saatten sonra bu soruyu sorsa ne yazar. Kaldı ki ortada ne Irak, ne Suriye, ne Libya nede Yemen kaldı!

Gelin birlikte biraz İroni yapalım;

Türkiye; yer küre üzerinde, Koç ailesinin Boğazdaki malikanesinin arsası kadar, kıymetli ve güzide bir mevkidedir. Bu kıymetli arsanın üzerinde, rezidanslar yapmak isteyen büyük yabancı müteahhitlik şirketleri var. Kimi Kürdistan, kimi Lazistan kimi bilmem ne istan rezidansını yapmak için, bizim tapumuzu ele geçirmeye çalışıyor.

Bu da anlaşılır bir durumdur, zira bu kıymetli arsanın tarihi boyunca çok taliplisi oldu.

Demem o ki; dış düşmanlar hep olacaktır, zira Polyanacılık oynayacağımız bir dünyada yaşamıyoruz. Ancak evimizin içinde gaflet, delalet, hıyanet arz-ı endam ediyorsa, dış düşmanların bunlardan yararlanmamasını beklemek saflık olur. Evin içindekileri kavgalıysa ve pencereden dışarıya bakacak mecali yoksa, dışardan atılan her taş, evin camını, damını deler.

Hal böyle ise ki böyle! Kafama takılan soru: bir birimizi dövmemiz için, riyaset makamı niye bu kadar çırpınıyor?

Karşıtlık stratejisinin artık kar ettirmeyecek tehlikeli bir noktaya geldiğini görmemek için direnen iktidar elitleri, ne yazık ki, kendi ayaklarının altında ki halıyı çektiğini anlamıyor, veya anlamak istemiyor, “belkide yazılan senaryonun gereğini yapıyorlar!” Bu uyarılarımız elbette ki muhalefetin temsilcilerine de ışık tutmalı ve yol göstermeli, zira hiç birimiz masum değiliz!

Çöken devletlerin, dağılan milletlerin yöneticilerinin akibetleri hiç mi ders verici değil? Bu ifademi yanlış anlamlara çekmek isteyenlere peşinen söyleyeyim ki, amacım tehdit, temenni, beddua değil, tarihi bir hakikati anlatmaktır!

İroniye devam edelim;

Okyanusta, Dört tarafı buz dağları ile kuşatılmış bir gemi düşünün ve bu geminin yolcuları ile personeli kavgalı, kaptan: “ben herşeye yeterim, herşeyi bilirim, yetki benim” diye dümene kimseyi dokundurmuyorsa, bu gemi kaçınılmaz olarak buz dağına çarpar ve batar!

Eh efendim gemi batarsa batsın, benim kurtarma botum var, bota atlar kıyıya çıkarım diye düşünenler olabilir, onlarda bilmeli ki, her kurtarma botuna binenin, kıyıya ulaşamadığı da bir vakadır.

Titanik gemisinin batışının Beyaz perdeye yansıtıldığı filimlerde, kurtarma botların tamamının kıyıya ulaşamadığı, dramatik sahneleri gözünüzün önüne getirdiğinizde, meramımı daha iyi anlayacaksınız!

Neyse gelelim son cümlelerimize;

Kaygılıyım, endişeliyim ve çığlık atıyorum, GİDİŞAT İYİ DEĞİL!

Hepimiz, AKLIMIZI başımıza almalıyız! Karşıtı yandaşı tarafsızı bi cümle hepimiz!…

İçinizin karardığını biliyorum, hadi bir latifede ben yapayım, PATATES yemeği kessek mi, ne dersiniz?(!)

PAYLAŞ
Önceki İçerikAlman vatandaşa diplomatik nezaketsizlik
Sonraki İçerikÖztürk Yılmaz kktc sorununa ilişkin konuştu
Gürcan Dağdaş
54. Cumhuriyet Hükümeti'nde Devlet Bakanı olarak görev yaptı. 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde, MHP'den Kars Milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin 23'üncü dönem üyesi oldu. Aralık 2013 yılında, MHP'den istifa etti. Toplumsal Çözülme, Kağıda Düşenler, Düşünceye Davet ve Fetret Dönemi Yazıları ismiyle yayınlanmış, dört kitabı var.