Para değil, dost biriktirdi

64

Geçen hafta yitirdiğimiz şair, yazar, çevirmen Ülkü Tamer 81 yıl süren yaşamına birbirinden güzel dostluklar, arkadaşlıklar sığdırmıştı. Eserlerinin yanı sıra sohbeti ve neşesiyle de çevresine ışık saçtı.

“Yaşamak Hatırlamaktır” kitabından bir demet anıyı paylaşalım:
++
Okulda en sevdiğimiz edebiyat öğretmeni şair Behçet Kemal Çağlar oldu.
Arada yazılı yapardı. Ama hiç okumazdı kağıtlarımızı. Notları 7, 8, 9, 10 dağıtırdı.
Arkadaşlardan biri ders yılının ikinci haftasında okuldan ayrıldı. Behçet Hoca ona 8, 9 vermeyi sürdürüyor.
Hocaya gittik, “Bari sınıfı geçirmeyin, aylar önce okuldan ayrıldı” dedik. “Öyle mi” dedi, not defterini çıkarıp arkadaşın adını karaladı.
Bir keresinde, “Hocam niye evlenmediniz” diye sormuştuk. “Niye evleneyim” dedi, “İyi bir kadın alsam kadına yazık, kötü bir kadın alsam bana yazık!”
Öğretmenliği tartışılırdı. Şairliği haydi haydi tartışılırdı. Ama insanın içini ısıtan içtenliği, yakınlığı, hepimizin dünyasına renkler katıyordu.
++
Yılmaz Pütün’le Adana’da tanıştık. Bir süre sonra İstanbul’a geldi, beni buldu. Pek tanıdığı yoktu. Uzun süre benimle kaldı. Yemeklerimizi, çoraplarımızı paylaştık. Öykü yazıyordu. Arkadaşlarımla tanıştırdım onu.
Günün birinde, “Ben oyuncu oluyorum, bir filmde oynayacağım” dedi.
“Ulan, senden oyuncu mu olur!” diye güldük.
Sadece oyuncu değil, gerçek bir sinemacı oldu.
Yılmaz Güney oldu.
++
Askerliğimi yedek subay öğretmen olarak yaptım.
İstanbul’da, Okmeydanı’nda İstiklal İlkokulu’na verdiler beni.
Dördüncü sınıfı okutuyorum.
Öyküler yazdığı, tıp fakültesine gittiği günlerden tanıdığım Cüneyt Arkın o yıllarda ünlü bir yıldız olmuştu.
Bir gün onu aradım, okula gelmesini rica ettim.
Ertesi gün arabasının bagajına defterler, kalemler, sulu boyalar doldurmuş olarak geldi.
Sınıfın kapısını açıp da içeri girdiğimizde önce bir sessizlik kapladı ortalığı. Sonra çığlıklar yükseldi: “Cüneyt Arkın! Cüneyt Arkın!”
Herkese armağanlar dağıtıldı. Sonra yine sessizlik.
“Hadi” dedim çocuklara, “Cüneyt Bey’e bir şeyler sorun bakalım.”
Nihat adlı bir öğrencim vardı. Parmağını kaldırdı. Ayağa kalktı. Sorusunu patlattı:
“Dünyamızın güneşten uzaklığı kaç kilometredir?”
Cüneyt şaşkınlıkla bana baktı. Sanki tahtaya kaldırmışım onu, bilemezse sıfır vereceğim.
Neyse, Azmi yetişti imdada:
“İlk filminizi ne zaman çevirdiniz?”
++
Çiçeği burnunda yazarlardık, ilk kitaplarımızı yayımlıyorduk. Ünlü bir şairimiz bir gün şu öğüdü verdi bize:
“Her yıl biriniz bir kitap yayımlayın. Biz de ödüllerinizi o sıraya göre veririz. Birbirinizi yemezsiniz.”
Yine aynı şairin, bir Seçiciler Kurulu toplantısında, “Ödülü filancaya verelim. Gerçi kitabı pek güzel değil, ama kış geliyor, evine kömür alsın” dediğini de biliyorduk.
Birkaç Seçiciler Kurulu’nda yer aldım. Gönderilen tüm yapıtları okuyan tek kişi tanıdım: Orhan Hançerlioğlu.
++
Milliyet Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni olunca beni sevenlerin, hatırlayanların sayısı birdenbire artmıştı. Yolda “lütfen” selam veren birtakım yazarlar artık yalnız bırakmıyorlardı, “Ülkücüğüm, hayırlı olsun!… Yahu, ne zamandır görüşemedik!”
“Ne zamandır!” Bir yıldır, beş yıldır, on beş yıldır belki.
Ellerinde de yeni bitirdikleri kitapları oluyordu.