Türkiye son yıllarda inanılması güç gelişmelere tanık oldu. İflas etmiş bir ekonomi, çeteleşmiş bir siyaset ve devlet organizasyonu, yoksulluk ve açlık sınırında milyonlarca insan, dünyanın en mutsuz toplumu ve dünyanın en güçsüz ulusal parası, her geçen gün artan Faşizan baskı ve dayatmalar, medya mensuplarının ve muhaliflerin üst üste tıkıldığı zindanlar, kaygının ve korkunun esiri olma aşamasına gelmiş bir toplum…

, 57 yıllık ömründe dört savaş yaşamış birisi olarak, savaş sayfasını 1922 yılında kapattıktan sonra, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmayı hedef göstermiştir…

Mehmet Akif Ersoy, “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” dizelerine İstiklal Marşımızda yer verirken, “On yılda yarattık on beş milyon genç” ifadesi ise Onuncu Yıl Marşımızda yerini almıştır. Toprak diyerek geçmeyip tanımamız istenen toprakları; günümüzde mafya yağmalarken, milyonlarca genç ise Türkiye’nin geleceğinden umudunu keserek ülkeyi terk etmek istemektedir…

Doksan üç yıl önce, ulusal dil, ulusal ekonomi ve ulusal eğitim diyerek yola çıkılmış, bugün ise bunlardan eser kalmamıştır. Fırsatını bulan herkes çocuğunu yabancı dilde eğitim yaptıran okullara göndermeyi tercih etmektedir…

Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunda nüfusumuz 13 milyondu. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde ise 13 milyondan fazla insan açlık sınırında yaşamaktadır. Mustafa Kemal “ Biz, sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz” diyordu. Bugün, “Öteki Türkiye”, “Beriki Türkiye” şeklinde iki ayrı Türkiye’den bahsedilmektedir…

Gazetelerin üçüncü sayfaları, medeni ülkelerde en fazla iki celselik dava konusu olabilecek basit olaylar nedeniyle tüm ailesini, akrabalarını, çoluk çocuğunu öldüren garip insanların haberleriyle dolu…

Sevgisiz, sürekli başkalarını kandırmak için pusu kurmuş, parasal çıkarı için her an en yakınını bile satmaya hazır, başka bir insan için fedakarlık yapanları aptal olarak gören insanlar topluluğunun olduğu bir Türkiye…

Türkiye’nin bugünkü fotoğrafı özellikle moral çöküntü açısından 1930’ların Almanya’sına benzemektedir. Türkiye’de yaşanan toplumsal trajediler karşısında vicdanlarını ve zihinlerini göreve çağırmayan iktidar seçkinleri, toplumsal barış ve sivil siyasetin üzerine sonbahar sisinin çökmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.

Tanzimat Dönemi’nin nüktedan şahsiyeti Fuat Paşa, Avrupalı elçilere şöyle der: “Siz fısıldayın yalnız… Fakat sahneyi ve oynanacak rolleri bize bırakınız”. Fuat Paşa Batılılaşma çabalarında sefaretlere neden ihtiyaç duyulduğunu ise şöyle açıklar: “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet (padişah), cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise (halk) bir kuvvet hasıl etmeye imkan yoktur. Bunun için pabuççu muştusu gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvet de sefaretlerdir.”

Türkiye’nin AB ile münasebetine, Fuat paşanın tespiti üzerinden bakmamız gerekmektedir. İktidarın AB karşıtı söylemleri ve uygulamaları yukarıdan gelen kuvveti (padişah), ete kemiğe büründürme gayretidir.

Sözün hülasası;

Siyasetin ve toplumsal barışın baharı, toplumsal sorunlarımıza çözüm getirecek, geniş bir dayanışma cephesi oluşturmaktan, gerçekçi sivil projelerin üretilmesinden ve bunların hayata uygulanmasından geçmektedir.

PAYLAŞ
Önceki İçerik12 yaşındaki judocu her yarışmada birinci oldu
Sonraki İçerikKadınlar sokaklarda
Gürcan Dağdaş
54. Cumhuriyet Hükümeti'nde Devlet Bakanı olarak görev yaptı. 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde, MHP'den Kars Milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin 23'üncü dönem üyesi oldu. Aralık 2013 yılında, MHP'den istifa etti. Toplumsal Çözülme, Kağıda Düşenler, Düşünceye Davet ve Fetret Dönemi Yazıları ismiyle yayınlanmış, dört kitabı var.