Padişahlar ve Sadrazamlar

0
250

Osmanlı devlet geleneğinde padişahlar gücünü iki kaynaktan alırdı:

1. Padişah asil kandan, yani Oğuz Kağan’ın kanından gelen bir kişi olmalıydı. Kara budundan gelen bir kimse ancak sadrazam olabilir ama hiçbir zaman padişah (kağan) olamazdı.

2. Padişah yetkisini halifeden almalı ve böylece “ululemr” yetkisi taşımalıydı.

Selçuklu sultanları ve Osmanlı padişahları bu iki yetki kaynağının ikisini de kullandılar.

Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesi’nden yetki istemesinin sebebi gücünü dinî açıdan yasallaştırmak içindi.

Osmanlı şehzadelerinin yaylarının kirişi ile boğdurulmaları Oğuz Kağan’dan gelen kutsal kanın yere saçılmasını önlemek içindi. Aşıkpaşazâde, daha XV. Yüzyılda Osmanlı sultanlarının soyunu övmek için, “Bile Gökalp nesli cümlesinden” demekteydi.

Osmanlı padişahları sınırsız yetki sahibi değildi. Devletin güçlü olduğu dönemlerde devlet terbiyesi almış vezirler ve devlet adamları gerektiğinde padişahların haksız emirlerine karşı direnirlerdi. Hem de bunun sonunda sadece makamını değil, kellesini bile kayıp etmek tehlikesi varken. Ancak I. İbrahim (Deli İbrahim) gibi dengesiz padişahlar döneminde ise karaktersiz vezirler makamlarını koruyabilmekten başka bir şey düşünmediler.

Padişahlar, devlet gemisini yürütmek üzere hükümetin başına sadrazamları getirirler ve sorumluluğu onların üzerine atarlardı. Sadrazam başarılı olduğu sürece padişahlar da huzur içerisinde yaşarlardı. Ancak işler kötü gider, halkta hükümete karşı hoşnutsuzluk oluşursa o zaman padişah bu işten sadrazamı sorumlu tutardı. Hoşnutsuzluğu yatıştırmak bazen Sadrazamın değiştirilmesi ile yatıştırılır, bazen de bu yetmez kellesini de almak gerekebilirdi.

İsyan zamanlarında isyanın elebaşıları, Saray’a kellesini istedikleri kişilerin listesini gönderirlerdi. Çoğu zaman padişah istese de, istemese de bu kişileri isyancılara teslim eder, böylece makamını korumaya çalışırdı.

IV. Murat, ünlü sadrazamı Hafız Ahmet Paşa’yı isyancılara teslim etmemek için çok uğraştı. Hafız Ahmet Paşa ise: “Padişah’ım Hafız kulunuz yolunuza feda olsun” diyerek kendisinin teslimini istemişti. Koca IV. Murat, gözünden yaşlar dökerek bu değerli veziri isyancılara teslim etmek zorunda kalmıştı.

IV. Mehmet (Avcı Mehmet) av tutkusunu devlet yönetmenin üzerine çıkarmıştı. Avdan başka bir şey düşünmüyordu. Sınırlardan yenilgi haberleri gelmeye başlayınca cesur din adamları padişahı açıktan açığa tenkit etmekten çekinmediler. Ancak IV. Mehmet tahttan vaz geçmeye razı oldu, yine de avdan vaz geçmedi. Sonunda devlet adamları bir araya gelerek padişahın tahttan indirilmesi için karar çıkardılar.
Parlamenter sistemde, hükümetin üzerinde siyasi sorumluluğu olmayan bir cumhurbaşkanı bir anlamda bir emniyet sübobu olarak görev yapmaktaydı. Ancak Cumhurbaşkanının hükümetle uyum halinde çalışamadığı zamanlarda bir kanun veya bir atama kararnamesi aylarca “köşk”te bekleyebiliyordu. Bir “anayasa fırlatmak” ekonomik krizlere sebep olabiliyordu.

1923’de cumhuriyeti ilan ettiğimizde bile Cumhurbaşkanını halkın seçmesi bizim için katlanılamaz bir lüks olarak görülmüştü. Uzun bir süre cumhurbaşkanının “asker” kökenli olması “yazılı olmayan bir anayasa maddesi” gibi sayıldı. “Sifil”den olan Ali Fuad Başgil’in “Ankara Garı” macerası Cumhuriyet Tarihimizin kara bir sayfası olarak kaldı.

Şimdi artık cumhur’un başkanını “cumhur” seçiyor. “Kızı gönlüne” bırakınca, “davulcuya” da varmıyor, “zurnacıya” da. Öyle ise endişe niçin? Öyle sanıyorum ki yeni bir “Tek Adam” yaratmamak için.
Halk tarafından çok sevilen “tonton” Cumhurbaşkanı Özal’ın ikinci dönemi, Türk insanının sevgisinin ve hoşgörüsünün sınırları konusunda güzel bir örnek oldu.

Kanunlar, kurallar her zaman “ruhuna uygun” olarak uygulandığı sürece bir anlam taşır. İçimizde “peki efendim”, “tensib buyurdunuz efendim” zihniyetinde olan rical-i devlet dün de vardı, yarın da var olacaktır. Ama Türk insanının bu kişilerden fersah fersah önde giden ileri görüşlülüğü, sağduyusu Cumhuriyetin de en büyük garantisi olmuştur. Bundan sonra da bu büyük millet en doğruyu seçmekte yanılmayacaktır.

Yeni Anayasa değişikliğinin 367’de bile halkın oyuna sunulacak olması son derece sevindirici ve isabetli bir karardır.