Biri oyalanmak için, yıllardan arta kalan gücüyle ağaç dalı kesmeye çalışırken, diğeri de hiç konuşmasa bile yanı başında olmalı hâlâ…

Arife teyze 80, Arife teyzeye göre Osman amca 90 yaşında. Osman amcaya sorsanız kendi yaşı ohooooo…
Köy halkının da söylediği “Osman amca mı? oooo çok onun yaşı çok!.. Bir de çok şakacıdır o, her söylediğine inanmasaydınız!”
Dedim “Farkettim!..”
Maşallah diyerek başlayayım bu tatlı yaşlı çifte…

Fethiye’de sordum birilerine, “yakınlarda bir Ege köyü var mı?” Hep söyledikleri turizm mekanları “Kayaköy vs.”
“Yok” dedim, “gerçek köy, bildiğiniz köy, insanların yaşadığı, evlerin içinde uyunan”… Yardımcı oldu birisi “anladım ben sizi, fotoğraf mı çekeceksiniz?”
“O da olur” dedim…
Büyük bir hevesle Üzümlü (Yeşil Üzümlü) Köyü’nden bahsetti, telefonunu aldı hemen eline… “Bakın çoook güzeldir, ben de fotoğraflarını çekmiştim”…

Sonra minibüste; öğrencisiyle, köylü teyzesiyle ve bir karton kutudan gelen civcivlerin sesiyle, yaptığım en tatlı yolculuklardan biriyle köye ulaştım…
Kaptan “Son minibüs 19.30’da, haberiniz olsun!”..
“Ohooo daha 2-3 saatim var, rahat yetişirim” diye düşünürken, Arife teyze ve Osman amcayla tanışacağımdan habersizdim…
Köy meydanında inince; caminin karşısında köy kahvesi ve hemen yanında güzel bahçesiyle, içi alabildiğine modern, cafe-restoran var. Aynı bahçe duvarını paylaşıyorlar.
Şık ve oldukça bakımlı sahibesi ve sanırım oğludur; işlettikleri cafede Latte’nizi içerken, amcaların okey taşı seslerini de dinliyor hatta oyuna dahil bile olabiliyorsunuz…
Müthiş bir kontrast…

Sokağın bir tarafında başına tülbentini Ege stiliyle bağlamış, yöresel yemekler sunan cafenin sahibi iki kız kardeş…
Diğer tarafında şarap evi olarak da geçen, başka bir restoran…
Cafe sahiplerine sordum, “nedir özelliği bu köyün, nereden başlayım gezmeye?”
Genç anlattı: Bizim burda kadınlarımız Dastar (başörtüsü, şal vs. her şekilde kullanılan örtü) dokur, biz erkekler de şarap yaparız… Sokaklarında kaybolun, bu köyün en güzel keşfi böyle oluyor.”
Anlatım gücünü çoğaltmak için öyle söylediğini sanmıştım, ama ı ıh değilmiş… Bir ara üstüste üç tane çıkmaz sokakta kayboldum…
Nazire teyze kurtardı beni…
“Kızcaazım ooo çıkmaz sokağa mı girdin sen?”
Güldüm “Kaldım Nazire teyzecim burda, herhalde kaçıracağım minibüsü”
“E kızcaazım dedim sana, bir yaşlı dedenle ben varım tek, gel kal misafirimiz ol valla yavrum, yarenlik edersin!..”
Oy Nazire teyzem, ne tatlısın, ne “insan”sın sen böyle!.. Kaybolmamdan 10 dk önce bahçesinin kapısında tanıştık…
Küçüçük, içine çökmüş, kaşlarının altında kaybolmuş ama masmavi gözleriyle, sürekli gülümsüyor Nazire teyze…
Tek olmam tedirgin etti onu, herkesi olduğu gibi…
“Kızcaazım, korkma he mi! Burlar tekindir, heeç bir şeyler olmaz!..” Ben bu ilgiye, güzelliğe içimden bayılıp…
“Merak etmeyin teyzecim, çok iyiyim ben” diye gülümserken…
O “dur hele dur, iki salkım üzüm getireyim, üzüm yedin mi sen buralada?..” diye kilere koştu…
“Tamam peki, hadi kimsenin teklifini kabul etmedim taşıyamam diye, ama sizi kırmıcam…” dedim…
Ben geç kalmayım “oralada” diye bir telaş getirdi üzümleri de, onun telaşıyla da fotoğrafını çekemedim Nazire teyzenin…

Bundan 2 saat kadar önce bir sokakta yürürken, geniş girişi olan bir avludan, balta sesi gibi bir ses…
Uzaktan gördüğüm ilk sahne; yaşlı bir amca, var gücüyle ağaç budamaya çalışıyor, yanında da muhtemelen eşi, oturmuş sandalyede, elinde baston, kocasını izliyor…
Ayyy arayıp bulamadığım güzellik… İki tatlı ihtiyar…
Gitsem mi, gitmesem mi! Rahatsız eder miyim, ters karşılarlar mı? Uffff dedim, hadi Hilâl, en fazla iki tatlı yaşlıdan laf duyar çıkarsın… Burası şehir değil ya!..
Beni ilk farkeden yabancıları sevmeyen, o küçük, tatlı ama gürültücü köpek oldu…
Sonra Arife teyze, dolayısıyla da tam o anda baltayı yere bırakıp testereyi eline alan Osman amca…
Sadece tesadüf, korkacak hiç bir şey yok… “İyi günler, müsaadeniz var mı?”
Diye sordum, mümkün olan ennn tatlı gülümsememle… Bilmiyordum ki ikisinin de kulağı az duyarmış…
Olsun, her defasında keyifle tekrar ettim cümlemi…
Arife teyze şaşkın… “Ee buyur tabii”
Osman amca döndü, neyse ki o arada testereyi ağaca saplamıştı…
“Kolay gelsin amcacım”
— “Hee sağol, sen kimsin?”
“Geziyorum, sizi gördüm bi hatır sorayım dedim”
— “Hee iyi, nerden geldin sen?”
“Ankara’dan”
— “Oooo, sen Atatürk’ün yerinden mi geldin? Hani şöyle bi bakıyor ya heykel (Sol elini selam verir gibi alnına götürerek) O’nu bilin mi sen, yakınında mısın O’nun?
“Bilirim amcacım bilmez miyim, çok yakınım ben oraya…”
Ve anlatmaya başladı Osman amca… Burada anlatmayacağım bahsettiği hikayeyi, ama gerçekten merak ettim ve çözebilmeyi çok isterdim…
Derken, o asmalardaki muazzam üzümlerinden bile tatlı bir sohbete başladık ki, sormayın… Arife teyze süzdü şöyle bi beni…
— “Senin kimsen yok mu?”
“Var teyzecim” Baktı etrafıma…
— “E hani yalnız mı geldin sen?”
“Buraya Evet”
Bunu uzun düşündü Arife teyze…
— “Kalacak kimin-kimsen yok mu senin?”
“Var teyzecim Ankara’da, Fethiye’de kalıyorum, buraya gezmeye geldim” Bir daha düşündü Arife teyze…
— “Yavrum sen nasıl gidecen oralaa, gel burda kal gitme sen”
Yahu var mı böyle tatlılık, insanlık… Köyde bulunduğum 2-3 saat içinde tanıştığım bütün güzel insanlar misafir etmek istedi…
Yok kötü niyet filan…
Hepsi birbirinden güler yüzlü, hepsi samimi, hepsi size sahip çıkıyor…
Ne çok şeyi unutmuşuz şu tatsız kalabalığın içinde, nelerden aciz kalmışız…
Onların yanında o kadar mutluydum ki, yaşadığım yeri, içimdeki bütün öfkeyi unuttum o gün…
“Arife teyzecim merak etmeyin, giderim ben sağ-salim”
Bunu söylerken de sahip çıkılmanın güzelliği, gururu bir doldu ki içime, anlatılır gibi değil… Vallahi kalmayı düşündüm bile, doyamadım o insanların sohbetine, samimiyetine…
Son minibüsü kaçırma korkusunu attım kenara, oohhh, mis gibi insanlar, çiçek gibi gülen yüzler, tertemiz hava ve çıt duyamadığınız bir köy akşamı ve köy meydanı…
Bi ara Arife teyze…
— “Yavrum sen hiç evlenmedin mi?” İşte başlıyoruz dedim içimden…
“Yok teyzecim evlenmedim”
Şaşkın, düşünceli öööyle bakıyor yüzüme. Ardından aile soruları, kim var-kim yok vs…
— “Yavrum yok mu senin arkadaşın?” Ben sürekli gülüyorum artık…
Oradan Osman amca girdi araya, bir yandan beni gösterip, elini de “ohooo” der gibi sallayarak…

— “Sen inanma bunun vardır, sana öyle diyodur Arifeeeee!..” Haha, bayıldım Osman amcanın Arife deyişine…
Derken, Arife teyze…
— “Yavrum sen buralaa gelin mi?”
“Tabii ki çok istiyorum, tekrar gelip sizleri göreceğim inşallah”
— “Yok, yok, sen buralaa gelin mi?”
“Nasıl yani teyzecim, gelirim işte?”
— “Yok, yok öyle değil, sen gel buralaa, biz adamları buralaa getirelim”
Kalakaldım öylece, neeeeee? ne adamları? adam kim? n’oluyor burda? Arife teyzeeeee… Ben içimdeki bu nidalarla donup kalınca, Arife teyze devam etti…
— “Sen gel buralaa, seçersin içinden!”
Bastım kahkahayı, öyle ki o bizi konuşturmayan köpeği bile bastırdı sesim…
“Ha sen diyorsun ki Arife teyze, seni everelim?”
— “Heee yavrum, n’apcan böyle, hep tek mi dolaşcan!..”
Ben gülmekten fırsat bulabildiğimde ancak cümle kurabiliyorum… Dedim şimmmdi gitme zamanı…
“Arife teyzecim, Osman amcacım… Ben minibüs saatini kaçırmayım o zaman, müsaade isteyim olur mu?”…
— “Hadi yavrum git güle güle, bak kaçırırsan gel burda bizde kal yavrum he mi, bak ev orda, asmadan da üzüm alıp yersin, otururuz öyle”
Ben üzümü değil de sizleri yiyim, nasıl güzelsiniz…
Gitmeden Osman amcadan zorla müsaade alıp, kesmeye çalıştığı o dalı kesmek istedim… Osman amcanın Arife teyzeye…
— “Kak gııız, beraber kesin”
ısrarıyla, Arife teyze de tuttu testerenin diğer ucundan, ama tek eliyle, diğer elinde bastonu… Bense iki elimle tutuyorum testereyi, o yandan Arife teyze ittiriyor, bu yandan ben…
Tahmin edin, aradaki 40 yaşa rağmen kim daha güçlü kullandı o testereyi?.. Hey Arife teyzem, maşallah!..
Ve ellerini öpüp, teşekkürler edip hiç istemeden ayrıldım yanlarından…
Babama ve Ankara’ya selamlarıyla, selâmetle, sağlık, mutluluk dilekleriyle, el sallayarak yolcu ettiler beni…
Ha bu arada Osman amca kağıt (mektup) gönder bana diyip durdu ısrarla!.. Sen ne ömür adamsın Osman amca!… Aklımda mektup!..

Sonraki sokakta bir dokuma atölyesinin önünden geçerken, içeride dokuma yapan köyün tanınmış ustalarından, 13 yaşından beri dokuma başında olan Yadigar hanım buyur etti… Kapıda eşi oturmuş ve ortalarda dolanan kedileri…
İplere asmış emeklerini, çeşit çeşit…
Aldı hemen bir tanesini “ört başına” dedi, eşi oradan “ne bilsin örtmesini, sen ört ona”… Tipten kaybediyorum ya, kimse beklemiyor benden öyle bir beceri tabii!..
Birlikte örttük başıma Üzümlü Dastar’ı dedikleri örtüyü…
Yadigar hanımın kendini anlattığı kadar var, “O”nun deyimiyle ipek gibi dokumuş, kendi eğirdiği pamuktan elde ettiği incecik ipleri…
“Hadi” dedi Yadigar hanım, “geç tezgâhın başına orada fotoğrafını çekeyim…” “Allaaaah” dedim, “çok isterim”…
Sonra kendi fotoğrafının da olduğu kartvizitini verdi, vedalaştık…
Ha evet evet, o da misafir etmek istedi…
“Bak şu merdivenden çıkınca bizim salon zaten, evimiz de burası, kal istediğin kadar”…

Demiyorum ki bu yöreden, bu bölgeden ötürü insanlar böyle… İnsan olan her yerde insan…
Ama şanslıydım, hem de çok şanslıydım…
Sonrasında Nazire teyzeydi, çıkmaz sokaklardı, iyice sessizleşen havaydı ve bileğimi ısırmak şöyle dursun, yerken yakaladığım, ne olduğunu anlamadan birden attığım böcek!..
Hah dedim, sen gel “buralaa” o kadar mutlu ol, sonra bir kene mutluluğunu alıp götürsün, buraya kadar mıydı?

Yöresel yemekler yapan kız kardeşlerin kapatmak üzere oldukları, ama misibüs gelene kadar ısrarla beni yalnız bırakmamak için kapatmadıkları cafelerinin önünde kahve içerken, bir tanesi “kene değil de pire olabilir” dedi…
“Tamam o zaman biraz daha yaşarım herhalde” diyip güldük… Sonra Osman amcadan bahsederken anlattı hanımlardan biri…
“Alem adamdır o, gelir buraya oturur, bakar bana şöyle iyice, sonra der ‘yok yooook sen giiiit, öbürü gelsin’ diye kızkardeşimi çağırır da uğraşır benimle”
“Osman amcam yaaa!..”
diyip yine bastım kahkahayı; o sessiz, köy halkının evlerine, orada yaşamayı tercih eden İngilizlerin ise köyün yamaçlarındaki özel lüks sitelerine çekildiği, sadece marketin ve berberin açık olduğu meydanda…
Güzel yaşayın Arife teyze ve Osman amca… Sen hep var ol o güzelliğinle Nazire teyze…
Sağolasın o ipek dokumalarınla Yadigar hanım…
Ve güler yüzünüzle dükkanınızın bereketi bol olsun, sırf ben yalnız kalmayım diye, işleri bittiği halde, “yok yok daha yerleri süpürücez, oturun ne güzel sohbet ediyoruz” diyen kız kardeşler…

FACEBOOK YORUMLARI