“Mevlanâ” sıfatı Osmanlı döneminde büyük bilginlere verilen bir sıfattı. Mevlanâ Ali, Mevlanâ Mehmet gibi.

Aslı Arapça olan Mevlanâ kelimesi, “efendimiz, büyüğümüz, ulu kişi, hazret” gibi anlamlar taşıyor. Ancak Mevlana Celaleddin o kadar ün kazanmış ki artık halk “mevlanâ” denilince Celaleddin Rumî’yi anlamaya başlamış.


Mevlanâ, üzerinde oturduğumuz ancak hemen hemen hiç yararlanmadığımız bir hazine gibi. Eskiden “Mesnevi-hân”lar varmış. Yani Mesnevi okuyucular. Hemen her şehirde gidip mesnevi dinleyeceğiniz, huzur arayacağınız mevlevihâneler varmış. Ancak yanlış bir kıyaslama ile “Mevlevihaneler” de “tekke ve zâviye” sayılarak kapatıldığı için Mevlevîlik gün geçtikçe unutulmuş. Mevlanâ dostları kenarda köşede Mesnevi okumaya devam etmişler. Ama çocukları, torunları çoğu zaman babaları, dedeleri kadar başarılı olamamış.
Günümüzde “Cemevleri”ne özel statü kazandırıldıktan sonra “Mevlevihaneler”in yasak statüsünde kalması anlamsız kalmaya başlamıştı.


16 Aralık 2017’de Hamamönü’nde restore edilmiş bir konakta faaliyet gösteren Genç Akademisyenler Derneği’ne Kudüs ile ilgili bir konferans vermek için gitmiştim. Hamamönü’nde yeniden canlandırılan “Eski Ankara” sokakları arasında bir “Mevlevihane” görmek tarih adına, hakkı teslim etmek adına sevindirici bir şeydi. Mevlevihanelerin “tekke ve zaviye” kapsamında değerlendirilmesinin yanlışlığını sanırım bütün okuyucularım takdir edeceklerdir. Sanırım Ankaralı Mevlevîlerin asıl mekânları da Karacabey Hamamı’nın ilerisinde Ulucanlar Caddesi üzerinde bulunan Ankara’nın en önemli tarihi eserlerinden birisi olan Cenabî Ahmet Paşa Camii bahçesinde idi.


Mevlanâ Aralık ayında Rabbi’ne kavuştu. O geceye “Şeb’-i Arûs” dedi. Yani, “Gelin Gecesi”, “Gerdek Gecesi”, “Vuslat Gecesi”. Şimdi biz de de Aralık ayında Konya’da düzenlenen “Şeb’-i Arûs Geceleri” ile bu büyük bilgini rahmetle anıyoruz.
Mesnevî’nin 2. Cildi 1215 numara beyitte:
“Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını ganîmet bilir de borcunu öder.
Kudretli olduğu günlerde sıhhatli, güçlü, kuvvetli bulunduğu zamanlarda bu işi başarır.
Çünki gençlik çağı, yemyeşil, ter ü taze bir bahçe gibi esirgemeksizin meyveler yetiştirir” ( Mevlânâ, Mesnevi, II, Çev. Veled İzbulak, 6. Bs., İstanbul 1974, s. 93).
Mevlana dostlarından Merhûm Mehmet Önder, Mevlâna Mesnevi’den Hikâyeler kitabına gramer bilgini ile kayıkçının hikâyesini almış (Ankara 1973, İş Bankası Yay., s. 61):
“Bir gün kendisini çok şey bilen bir kimse olarak gören bir sarf-nahiv (gramer) bilgini karşı kıyıya geçmek üzere kayığa biner. Kayıkçı küreklere asılıp boğazın ortasına gelindiğinde bilgin kayıkçıya sorar:


Sarf-nahiv biliyor musun? Kayıkçı, başıyla hayır diye cevap verince bilgin:
Ömrünün yarısı boşa gitmiş, der.
Az sonra birden bire bir fırtına çıkar. Kayıkçı küreklere güç yetiremez olur. Kayık batmak üzere. Kayıkçı, bilgine sorar:
Yüzme biliyor musun? Bilgin hayır deyince de kayıkçı cevabı yetiştirir:
Ömrünün tamamı boşa gitti”.
Ömrümüzün kısacık olduğunu ve bildiklerimizin çok az olduğunu unutmadan büyük bilgin, gerçek dindar Mevlanâ Celaleddin Rumî’yi ve onun yolundan gidenleri bir kez daha rahmetle anıyoruz.