Türkiye, herkesin kabul ettiği gibi yakın tarihinin en büyük krizini yaşamaktadır. Krizin ortaya çıkardığı kaos atmosferinde ise herkes kenarda durup “Benim suçum değil ki, bunu yapan sizdiniz, benim suçum yok” diyerek başkalarını suçlamaktadır. Suçlanan kesimlerin en başta geleni ise siyaset kurumudur.

Bazılarına göre, Türkiye siyasetten kaynaklanan bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Tespiti bu şekilde yapanlar çözümü ise, ya siyasetin kendini yenilemesinde ya da teknokrat bir hükümetin kurulmasında görmektedir.

Türkiye’nin bir siyaset ve ekonomi krizi yaşadığını kimse inkâr edemez, ama bunlardan daha önemlisi Türkiye derin bir toplumsal varoluş krizi yaşamaktadır. Bu toplumsal varoluş krizi görmezden gelinerek siyaset ve ekonomiye yönelik düzenleme arayışları arzulanan sonucu ortaya çıkaramayacaktır.

Yaşadığımız derin toplumsal varoluş krizinden dolayı sadece siyaset değil, herkes suçludur. Bu noktada, toplumsal yapımızdan bazı kesitler sunarak hepimizin suçlu olduğuna haklılık kazandırmak istiyorum.

* Hayatın gerçeklerini ve yarını hiç düşünmeden “Abi ! ne iş olursa yaparım” diyenler,
* Uzun zamandır yıllık karının yüzde 60’ını faaliyet dışı (faiz) alanlardan sağlayan işadamları,
* Toplumsal sorunları, siyasal, ekonomik, kültürel v.d. optiklerden bakarak değerlendirmek yerine, “Sallandıracaksın üç beş kişiyi” diyerek çözüm arayanlar,
* Her seçimde oy veren ve sonra düşünerek “Hay! o partiye oy vereceğime elim kırılsaydı” diyenler,
* “Macit! beni otomobillendir”, “Şu anda antrenmandayım” reklamlarını hiç sıkılmadan izleyenler,
* SSK ve devlet hastanelerini, özel muayenehanesine müşteri toplama merkezi olarak görenler,
* Hâkim, savcı, emniyet müdürü gibi üst düzeyde bürokrat tanıdığı olunca “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyerek celallenenler,
* Türkiye’nin sayılamayacak kadar fazla toplumsal sorunları karşısında sadece milliyetçilik, laiklik gibi iki üç konuya takılıp kalan sosyal bilimciler,
* “Neremi, neremi ?” diyerek müzik pazarlayanlar,
* Borsa ve döviz kurundaki hareketleri ekonomi zannedenler,
* Yanında çalışan insana çerez parası kabilinde ücret ödeyen ama lüks eğlence merkezlerinde dudak uçuklatan bahşiş verenler,
* Beyoğlu’nun ara sokaklarındaki hayat kadınlarına ve sokak çocuklarına iyi bir yarın düşünmek yerine, Taksim’e cami yapmayı öncelikli hedef olarak görenler,
* “At-Avrat-Silah” üçlemesini Türk kültürü ve töresi diye anlayanlar,
* Kırdan kente göç eden insanları çeşitli dernek çatıları altında toplayarak ortaya çıkan gücü şahsi çıkarları için pazarlayan siyaset tacirleri,
* Önce doğuran sonra ise hayıflanarak “Şimdiki aklım olsaydı, seni hiç doğurmazdım” diyerek çocuğuna haykıran anneler,
* “Tek Yol Devrim”, “Huzur İslamdadır”, “Ya Sev Ya Terk Et” şeklinde çözüm dayatanlar,
* Okullarda uyuşturucunun yaygınlaşmasını, açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan insanların sorunlarını senelerdir tehlike olarak görmeyip, sadece siyasetteki aşırılıkları ulusal güvenliğe yönelik tehdit olarak değerlendirenler,
* “Ya benim olacaksın ya da toprağın” diyerek, kendisini sevmeyen kişiyi öldüren şizofren âşıklar,
* Dışarıda danışmanlık veya özel iş takibi yaptığı için odasının kapısını kapalı tutan, öğrencisinin yüzünü dersin dışında görmeyen hocalar,
* Kitapları, tabanca ve mermilerin yanında suç aleti olarak sergileyenler,
* Fakültelerin demode olmuş, dünya piyasalarına hitap etmeyen bölümlerini hiç düşünmeden tercih eden gençler,
* Turizm sezonu gelince, “Helgalar Antalya’da erkek arıyor” diyerek, sapıkları tecavüze teşvik eden gazeteler,
* Laila’daki fütursuz şaşaaya Newyork Times muhabiri dikkat çektikten sonra, toplumsal patlama korkusuna kapılanlar,
* Türk Lirası, dünyanın en değersiz parası haline gelirken üzülmeyip, Galatasaray’ın yabancı bir takıma yenilmesini milli bir felaket olarak görenler,
* Serbest piyasayı, serbest hırsızlık ve talana çevirenler,
* Okulu yarıda bırakan çocuğuna, “Bizim parti iktidara geldiğinde sana bir iş buluruz” diyen babalar,

Demem o ki;

Yaşadığımız derin toplumsal varoluş krizinin ortaya çıkmasında etkili olduğuna inandığım ve bir bölümünü yukarıda sıraladığım toplumsal hayatımızdaki örnekler ortaya bir sonuç çıkarmaktadır: Masum Değiliz Hiçbirimiz.

PAYLAŞ
Önceki İçerikBişkek’te düşen uçağın pilotu için tören
Sonraki İçerikAlp disiplinli A2 ligi 1. ayağı sona erdi
Gürcan Dağdaş
54. Cumhuriyet Hükümeti'nde Devlet Bakanı olarak görev yaptı. 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde, MHP'den Kars Milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin 23'üncü dönem üyesi oldu. Aralık 2013 yılında, MHP'den istifa etti. Toplumsal Çözülme, Kağıda Düşenler, Düşünceye Davet ve Fetret Dönemi Yazıları ismiyle yayınlanmış, dört kitabı var.