Ana Sayfa Yazarlar Kapımızın çalınmasını beklerken..!

Kapımızın çalınmasını beklerken..!

69
PAYLAŞ

Türkiye, yönetimi eli ile bir bilinmezi yaşamaktadır. Coğrafyasının belli bir bölgesi, Doğu ve Güneydoğu, savaş alanına dönüştürülürken, sınırlarımızın ötesi ise, küresel güçlerin gösteri ve vekalet eli ile yürüttükleri savaşa, doğrudan karışmaları ile gövde gösterisine sahne olmuş durumda.
Bu sahnede, kendisine verilen görevi, biçilmiş kaftanı beğenmeyen kimi muhterislerin yer tutmak istemeleri ise, gülünç, ancak kanlı sonuçlar vermektedir. Devletin ve ulusun onuru ile saygınlığını korumakla ödevli olması gerekenlerden bazıları ise, savaş oyunları tutkunu çocukluklar sergilemekteler.
Savaş oyunu oynayan çocukta tebessüme neden olan davranışlar, bir ülkenin, toplumun geleceğinin kumar masasına yatırılması sonucunu yaratır biçime bürünmesi dramatik sonuçlar doğurmaktadır.
Türkiye, iki yanlışın faturasını ödemekte ve böyle gidildikçe ödemeye de katlanacak. Özellikle 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa halkoylamasında ve 2011 seçiminde Parti’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın başarısı, tüm frenlerin tutmaz olması sonucunu yaratmıştır.
Parlamentonun, yargının, üniversitenin medyanın, Cumhurbaşkanı olduktan sonra, Başbakan ve Hükümet ile AK Parti Grubunun devre dışına düşürülmesi, Kürt Sorununu “Erdoğan’ın özel sorunu”na indirgemiş, 2015 Haziran seçimlerindeki oy yitiminin arkasından “ne Kürt sorunu yav, terör sorunu” inkarcılığına yöneltmiştir.
Kürt sorununun, uzunca bir süre “çözüm sürecine” konu kılınmasından sonra, yeniden 1990’larda olduğu gibi “terör sorunu” olarak tanımlanması, giderek tırmanan bir iç savaşı kışkırtmıştır.
PKK ve Kürt halkının barış sürecine olan inancını sabote eden gelişmeler 6-7 2014 olayları, Kobani’ye karşı sergilenen kayıtsızlık, 7 Haziran seçiminin sonucuna katlanamazlık ve 24 Temmuz’dan bu yana süren Kandil’in bombalanması vb.leridir. Dış politikada ise, tarihten, coğrafyadan bilgisiz olanların, sınırların yeni baştan çizilmesi sürecine balıklama dalmaları, ülkemiz ve ulusumuz adına utanç verici sonuçlar vermektedir.
Bütün bunlar olurken, toplum, muktedirin kapısına tasmalarından bağlanmış Anayasal kurumlar ve medya nedeni ile olan-biteni sanki uzayda oluyormuşçasına, boş gözlerle izlemekte.
Bu kayıtsız suskunluk aklıma, Nazi zulmü karşısında, kendi kapısı çalınıncaya kadar suskun seyirci kalan Papaz Martin Niemöller’in, artık çok geç kalmış pişmanlığını getirmektedir.
Zaman çok geçmeden, devletin tüm kurumlarının, özellikle de hükümet ve muhalefetin, eylemli olarak ne yapılacak ise, bu adımların atılması için, ortak bir uğraş içine girmesi gerekmektedir.
Devletin, yeniden kendisini Kürtlerin düşmanı değil, onların da yurttaşı olduğunu anımsaması gerekmektedir.
Devlet, Anayasanın 5’inci maddesi uyarınca, Kürt kökenli yurttaşlarının da gönenç, huzur ve mutluluğunu sağlamak, yurttaşının en başta gelen hakkı olan yaşam hakkını gözetmek, özdeksel ve tinsel varlığını ortadan kaldırmak yerine onu geliştirmek yoluna gitmeli, savaş dilini kullanmaktan vazgeçmelidir.
Yurttaşlar olarak bunu zorlamalıyız. Alman Papaz gibi, sıra bizim kapımıza geldiğinde “çevrede götürülmeme ses çıkaracak kimse kalmamıştı” diyerek iç hesaplaşma ve pişmanlık çığlığı atmamamız için sesimizi, Karadeniz Yeşil Yol yapımını önlemek için dozerlerin önüne “vali, kaymakam kim, ben halkım, devlet benim” diyerek dikilen Havva Bekar gibi sesimizi yükseltmeliyiz.
Zaman çok geç olmadan.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...

Reklam