Bazı aydınlarımız bugün bile Osmanlı döneminde ilk üniversitenin Dârülfünûn olduğunu düşünmektedir.

Onlar Fatih Medreseleri’nin, Süleymaniye (Sahn-ı Seman) Medreseleri’nin aslında birer üniversite olduğunu nedense kabul etmek istemezler. Bu aydınlarımız Osmanlı’da ilk bütçenin Tarhuncu Ahmet Paşa Bütçesi olduğunu savunurlar veya öyle zannederler.
“Şu mektepler olmasa maarifi çok iyi yönetirdim” diyen Maarif Vekili Emrullah Efendi’yi cahillikle suçlarken kendi cahilliklerini ortaya koyan aydınlarımız var. Çünkü bu kimseler XIX. Yüzyılda klasik öğretim kurumlarımız olan “medrese”lerin yanında modern eğitim vermek için açılmış olan “mektep”lerin olduğunu unuturlar. Bu mekteplerde Batı yanlısı, Jöntürk görüşlü öğrencilerin sık sık olay çıkardıklarını sanki hiç duymamışlardır. Milli Eğitim eski bakanı Sayın Nabi Avcı’nın Emrullah Efendi’yi savunması (26.12.2015) bu anlamda doğrudur.


Evet, Osmanlı Devleti’nde Fatih Medresesi, Süleymaniye Medresesi eski tarz eğitime devam ediyordu. Ancak eğitim din ve hukuk ağırlıklıydı. Bu medreselerde okuyan öğrencilerin sayısı ise Osmanlı’nın ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktı. Bu yüzden Mühendishanelerin açılmasına gerek duyuldu.Önce Kara Mühendis Okulu (Mühendishâne-i Berr-i Hümâyûn), daha sonra Deniz Mühendis Okulu (Mühendishâne-i Bahr-ı Hümâyûn) açıldı. Amaç ordunun mühendis ihtiyacını karşılamaktı. Modern anlamda ilk tıp fakültesi yine askerin tabip ihtiyacını, özellikle cerrah ihtiyacını karşılamak üzere açıldı. Çünkü savaşta şahit olan erlerimizin çoğu yeterli cerrah olmadığı için ölmekteydi.
1827 yılında askeri tıp fakültesi (Tıphâne-i Amire) açıldı. Açıldı ama kayıt yaptıran öğrencilerin çoğunluğu Rum, Ermeni veya Yahudi asıllı idi. Çünkü Müslüman öğrenciler yabancı dilde eğitim veren bu tıp fakültesinde ders görecek kadar yabancı dil bilgisine sahip değildi. Gayrimüslimler ise genellikle varlıklı insanlardı ve çocuklarını tahsil için Fransa’ya, İtalya’ya gönderebiliyorlardı. Askeri okulda bu kadar Gayrimüslim öğrenci okumasını sakıncalı gören devlet, tıp fakültesine “İslam Hukuku”, “İslam İlmihali” gibi dersler koyarak Gayrimüslim öğrencilerin sayısını azaltabildi.
1845 yılında Sultan Abdülmecid, Meclis-i Vâlâ’yı ziyareti sırasında eğitim konusunun ele alınmasını ferman buyurunca devlet adamları Dârülfünûn kurulması fikrini geliştirdiler. Ayasofya’da büyük bir üniversite binası yapılması ve bu işi için İtalyan mimar G. Fossati’nin çağırılmasına karar verildi.


Üniversitede okutulacak ders kitabı hazırlanması amacıyla 1851 yılında ilk bilim akademimiz olan Encümen-i Dâniş açıldı. 1854-1856 Kırım Savaşı işleri biraz yavaşlattı. Savaştan sonra eğitim çalışmalarını yürütmek üzere Maarif-i Umûmiye Nezareti kuruldu.
1861 yılında Sultan Abdülmecid ölüp de yerine Abdülaziz padişah olduğunda Dârülfünûn inşaatı devam ediyordu. 1863 yılında üniversite binasının tamamlanmış bölümünde halka açık deneme dersleri verilmeye başlanıldı. 1865 yılında nihayet Dârülfünûn binasının yapımı tamamlandı ama bu bina Maliye Nezareti’ne daha çok yakışacaktı. Dârülfünun, Çemberlitaş’ta Nuri Efendi Konağı’nda derslerine başlamak zorunda kaldı. Bunun ne kadar çağdaş bir üniversite olarak sayılabileceği her zaman tartışmaya açıktır.
1866 yılında öğretime başlayan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye ilk defa sivil doktor yetiştirmek için açılmıştı ve bir süre sonra devrim niteliğinde bir kararla derslerini Türkçe olarak vermeye başlayacaktı. 1 Eylül 1868 tarihinde Mekteb-i Sultanî’nin açılması ile bünyesinde mühendislik, hukuk, edebiyat birimleri olan modern bir eğitim kuruluşuna kavuşulmuş oldu.
Ankara’nın ilk üniversitesi olan Ankara Üniversitesi de 1925 yılında açılan Hukuk Mektebi, 1935 yılında kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 1943’de açılan Fen Fakültesi ve 1945 yılında açılan Tıp Fakültesi’nin üzerinde bir çatı örgütü olarak 1946 yılında açılabilmişti.
Genç Cumhuriyetin eğitime ne kadar önem verdiğini görmek için o günün dar imkânları içerisinde yapılmış olan Hukuk Fakültesi ve Fen Fakültesi binalarına bakmak yeterlidir sanırım.