Irak, Libya, Suriye ve Ukrayna’da ki, iç savaş halinin bize yönelik yansımaları ve ayrılıkçı terör örgütünün, sıkıştırmak istediği alan açısından, birkaç söz söylemek gerekirse;

Tarih boyunca savaşlardan büyük zarar gören insanoğlu, bilim ve teknolojinin İnanılmaz ölçüde geliştiği 20’inci yüzyıldan barış adına çok şeyler beklemiştir. Oysa bu yüzyıl, dünya tarihinin en kanlı dönemi olmuştur.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, insanlığı dünya savaşı kavramıyla tanıştırırken, 65 milyon insanın da hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Kore Savaşı, Arap-İsrail Savaşları, Vietnam Savaşı, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı, Kafkaslardaki Dağlık Karabağ ve Çeçenistan savaşları, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Balkanlar’daki savaşlar tarihe 20’inci yüzyılın bölgesel savaşları olarak geçerken, yeni bir yüzyıla da Irak ve Afganistan’ı işgale yönelik savaşlar, Gürcistan, Libya, Suriye ve Ukrayna’daki iç savaşlarla başladık.

Medeniyetler Çatışması, Dünya İç Savaşa Gidiyor tezlerinin tartışıldığı bir dönemde, post-modern savaş, asimetrik savaş, siber savaş gibi kavramlar gündemi meşgul etmektedir. Dünya barışının büyük bir tehdit altında olduğu böyle bir dönemde, dünya tarihinin en önemli kurtuluş savaşlarından birisine komutanlık yapan, savaşın ve barışın ne demek olduğunu iyi bilen Atatürk’ün bu konudaki değerlendirmeleri büyük önem taşımaktadır.

Türk milletine bağımsızlığını kazandıran Atatürk’ün, 57 yıllık ömrünün önemli bir bölümü; Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda geçmiştir.

Atatürk, Ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe savaş cinayettir. sözüyle sahip olduğu insanlık sevgisini ifade ederken, savaşları da haklı ve haksız savaşlar olarak ikiye ayırmıştır. Atatürk’e göre, kin ve nefrete, emperyalist çıkar ve işgallere dayalı savaşlar cinayetten başka bir şey değildir.

Kin ve nefretin giderek yükseldiği günümüzde, demokrasiyi getiriyoruz adı altında emperyalist çıkar ve işgallere dayalı savaşlar dünya barışını tehdit ederken, Atatürk’ün 1932 yılında söylediği şu sözler bugün için de çok önemlidir:“… İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirlerine boğazlatmak, insancıl olmayan ve son derece üzüntüyle karşılanacak bir yöntemdir. İnsanları mutlu kılacak tek araç, onları birbirine yaklaştıracak, onları birbirlerine sevdirecek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçları sağlayan davranış ve güçtür. Dünya barışı içinde insanların gerçek mutluluğu bu yüksek ülkü yolcularının Çoğalması ve başarıya ulaşmasıyla gerçekleşecektir.”

İnsan sevgisine büyük önem veren Atatürk; açlık, kin ve kıskançlığı dünya barışı için büyük bir tehlike olarak görürken, bu konuda eğitimin önemine şu sözleriyle dikkat çekmiştir: “Eğer devamlı barış isteniyorsa kitlelerin durumlarını iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmalıdır. Tüm insanlığın refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir.

Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.” Günümüzün dünya koşullarında, yaklaşık 850 milyon insanın her sabah güne aç uyandığı, 1 milyarın üzerinde insanın yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalıştığı, 2,6 milyar insanın sağlıksız koşullarda yaşadığı, 800 milyon kişinin okuma yazma bilmediği gerçeği dikkate alındığında, dünyanın içinde bulunduğu büyük huzursuzluğun nedenini anlamış oluruz. Dünyanın bugün yaşadığı büyük huzursuzluk ortamında, Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh!” ilkesi ve düşünceleri tüm insanlığa yol gösterecek niteliktedir. İnsanlık, Atatürk’ün düşüncelerini benimsemiş olsaydı, bugün savaşlar ve buhranlar yerine barış içinde mutluluğu yaşayan bir dünya fotoğrafı görecektik.

Atatürk’ün izinde barışçı bir politika izleyen Türkiye Cumhuriyeti, bölgesinde barış ve istikrar için önemli bir ülke durumuna gelmiştir. 1922 yılından 2016 yılına kadar geçen 94 yıl, Kore’ye asker göndermeyi ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nı istisna sayarsak, Türklerin Anadolu coğrafyasında yaşadığı en uzun barış dönemidir. Osmanlı Tarihine bir bütün olarak baktığımızda, en uzun barış dönemi 20–30 yılı geçmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşadığımız bu uzun barış dönemini, Atatürk’ün bizlere miras bıraktığı devlet ve politika anlayışına borçluyuz. Türkiye’nin çevresinde ateş çemberi eksik olmamıştır, olmayacaktır.

İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, çok sayıdaki bölgesel savaşlar ve terör belasına rağmen Türkiye, birlik ve beraberlik içinde bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumayı başarmıştır. Bu başarıyı devam ettirmek, yönetenlerin tarih önündeki sınavının, ana tartısıdır.

Etnik ve mezhepsel çatışmaların organizatörlerinin, hedef tahtasına oturtturduğu Türkiye, muhteris ve kifayetsiz siyasetçi eliyle, yangın yerine çevrilmek istenmektedir.

Milletin büyüklüğü ve izanı bu badireden çıkmamızdaki en büyük güvencedir. 16 Nisan Anayasa oylaması bu çıkışın işaret fişeği olacaktır.

Hayır, Hayr getirecektir…

PAYLAŞ
Önceki İçerikŞubat ayı ihracatı 5,1 arttı
Sonraki İçerikBankalar birliği kredilerin yüzde 15 büyümesini bekliyor
Gürcan Dağdaş
54. Cumhuriyet Hükümeti'nde Devlet Bakanı olarak görev yaptı. 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde, MHP'den Kars Milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin 23'üncü dönem üyesi oldu. Aralık 2013 yılında, MHP'den istifa etti. Toplumsal Çözülme, Kağıda Düşenler, Düşünceye Davet ve Fetret Dönemi Yazıları ismiyle yayınlanmış, dört kitabı var.