Ana Sayfa Yazarlar Devletle Savaş: Niçin?

Devletle Savaş: Niçin?

94
PAYLAŞ

Medyaya Hakkâri’den bir resim yansıdı. Bazı gençler ellerinde kaleşnikoflar (keleşler), yüzleri örtülü, yollarda siper kazmış devletle savaşa hazırlanıyorlar. Haberin devamında Kuzey Irak’tan Kandil’den gelerek şehre sızan 310 kişiden söz ediliyor. Bir başka haberde “etkisiz hale getirilen (öldürülen) 20 terörist” ile ilgili bilgiler var. Kim bu gençler? Ne istiyorlar? Ne için kendilerini ateşe atıyorlar?
“Terörist” mi? “Gerilla” mı? Yoksa hayatları ile kumar oynanan zavallı, işsiz güçsüz gençler mi? 3 yıllık “Barış Görüşmeleri” veya diğer adıyla “Çözüm Süreci” çok ani bir şekilde sonlandı. Bu süreci bitiren tarafın kim olduğu sorusundan daha önemlisi belki de “şu an fiilen bitmiş” olması gerçeği.
Ağustos 2015 tarihi itibarıyla Barış Süreci fiilen bitmiş ve çok kanlı, çok kirli, yüksek yoğunluklu bir çatışma başlamıştır. Benim kanaatime göre “akil insanlar”ın bütün çabalarına rağmen bu “prematüre bebek” için, yaşama şansı çok düşüktü ve yaşamadı. Yaşamadı değil de, sanki “birileri” tarafından ölüme terk edildi.
Peki, kimdi bu “birileri”? Bu gerçekten çok zor, çok bilinmeyenli bir denklem gibi? Ama biz çok basit bir hesapla, halkın deyimi ile “bakkal hesabı” ile bunun cevabını belki bulabiliriz.
Soru: Barış sürecinin devam etmesi hükümetin mi aleyhine idi, Kandil’in mi aleyhine idi? Bize göre anahtar soru bu.
Hükümetin en yetkili ve en etkili kişisi bu hareketi başlatmakla, belki de siyasi hayatlarının riske gireceğini biliyordu. Ama o meseleyi şu şekilde formüle ediyordu:
“Gerekirse baldıran zehiri içeriz”, “yeter ki “analar ağlamasın.”
Yıllardır ülkenin ufuklarında kara bir bulut gibi dolaşan bu “terör “ riski ortadan kalksın. Öyleyse çok açık bir şekilde söylenebilir ki barış sürecinin devamı hükümetin/ devletin aleyhine değildi. Hükümet “Barış Süreci” nin bitmesini istemiyordu. Zaten dünyanın hiçbir yerinde aklı başında bir “hükümet” ülkede barış süreci bitsin, çatışma, kavga başlasın istemez.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri ne için bunu istesin?
Terör Örgütünün üst yöneticileri “Barış Süreci”nin devamını istiyorlar mı idi?
Buna “net” bir cevap vermek zor. Ne için zor? Çünkü örgüt “7 başlı bir ejderha” gibi.
Siz bu 7 baştan hangisi ile çözüm süreci başlattınız, hangisi “çekiliriz” dedi; hangisi “çekilmeyiz” dedi.
Bir defa burası açık değil. Bana göre Türkiye Cumhuriyeti adına görüşme yürütenlerin de en büyük hatası burada olmuştur. Birileri ile görüşme yapıyorsunuz, söz verip, söz alıyorsunuz ama “o kişinin yetkisini” sorgulamıyorsunuz!
İmralı ile görüşüyorsunuz, heyetler gönderiyorsunuz, ama dağdaki terörist emri Kandil’den alıyor? Kandil, dağda silahlı gruplar olmazsa görüşme masasında elinin zayıflayacağını düşünüyor ve dağdakileri sınır dışına tam olarak geçirmiyor. Peki geçenler? Onlar da tam bir taktiksel çekilme ile devletin kontrolünde, ellerinde silahları ile güvenli bir şekilde sınırdan çıkıyor ve Kandil’e değil doğrudan Suriye’ye kaydırılıyor. Böylece örgüt, TC Hükümeti’ne karşı dağdan terörist indirmiş oluyor, ama aslında “gerillalarını” yeni bir cepheye sürüyor.
Açıkçası “bir taşla iki kuş”. Buna Batılılar “Şark Kurnazlığı” diyorlar.
TC Hükümeti diyor ki: “Suça bulaşmamış örgüt üyeleri gelsinler, onları doğrudan ailelerinin yanına göndereceğim”. Yani açık bir “GENEL AF”. Uygulamaya geçiliyor. Örgüt günlerce süren büyük bir hazırlıktan sonra bu Genel Af uygulamasını tam bir şova dönüştürüyor.
Af edilecek olan örgüt üyeleri özenle seçiliyor. Hepsine tek tip elbiseler giydiriliyor, PKK renkleri kullanılıyor.
Otobüslerin tepesine çıkarılıyorlar. On binlerce kişi onları karşılamak için hazır. Yerli ve yabancı medya hazır. Tiyatro sahneleniyor. Sanki “af” edilmek üzere gelen kişiler değiller, sanki Neron zafer kazanmış da Roma’ya giriyor. Bu görüntüler kendi TV kanallarında da, Türkiye kanallarında da günlerce yayınlandı. Kimisi bir zaferin görüntüsü olarak bunu yayınladı; kimisi de “barış sürecinin rezaleti” olarak yayınladı.
Hele taşımalı savcılar, hâkimler yoluyla bu işin yapılmaya çalışılması sıradan Türk insanını fazlasıyla üzdü. Türk insanı kendi kendine hep şu soruyu soruyordu: “Ben olsam, ben bir suç işlesem, DEVLET benim için böyle bir şey yapar mıydı?”
Bu sorunun cevabı olumlu olmadığı için, sıradan Türk insanının kızgınlığı biraz daha artıyordu. Ama Türk insanı binlerce yıllık “devlet geleneği” ile yetişmişti. Kızsa bile yakıp, yıkmıyordu. Bunu iktidardaki insanların gafleti, belki de “dalaleti” olarak görüyor, faturayı iktidar partisine kesiyordu.
Büyük Okyanus gibi, büyük ve sessiz çoğunluk ise o ezeli tevekkülü ile “Devletin de bir bildiği vardır” diyor ve bu “zafer sarhoşluklarını” sineye çekiyor,
“Allah’tan hayırlısı” diyerek işine gücüne devam ediyordu.
Bu iki olay normal zekâya sahip bir siyasetçi için bile bu işin yürümeyeceği, karşı tarafın “iyi niyetli” olmadığı konusunda taş gibi kanıtlardı. Açık birer delil, sağlam birer ayetti. Ama bir kez koridora girilmişti. Hani ağzı geniş bir boru (huni) düşünün. Balık bu borunun içerisine o geniş taraftan kolayca girebilir. Ama geri dönmek istediğinde artık çok geçtir. Geri dönemez. Tek şansı borunun sonuna kadar gidip oradan kurtulmaktır.
Bana göre “Barış Süreci” uygulamasında da aynen böyle oldu. İktidar bu “huninin”/ “borunun” sonunda tuzak olduğunu, samimiyetsizlik olduğunu gördü.
Yukarıda öne çıkardığımız iki olayda değil. Daha küçük çaplı ama gerçekten önemli olan birçok olayda gördü:
14-15 yaşındaki lise öğrencisi kız-erkek çocukların zorla dağa götürülmesi sırasında gördü.
Annelerin Diyarbakır Belediyesi önünde çadır kurup haftalarca çocuklarını geri istemesi sırasında gördü.
Hakkâri’de yanına misafir gelen ağabeylerini ve eşlerini “pikniğe” götüren polisin misafirleriyle birlikte “birer sinekmiş gibi” ailesinin gözü önünde öldürüldüklerinde gördü.
Diyarbakır’da askeri alan içerisinde bulunan bayrak direğine çıkarak Türk Bayrağını oradan indiren ve yere atan şuursuzun alkışlanması sırasında gördü.
“Keleş”lerini alıp Şırnak’ta, Cizre’de polisin, askerin gözü önünde “resmigeçit” yapan KCK’lıların, HCK’lıların, YGY’lilerin, bilmem nelerin tehditlerinde gördü.
Bu listeyi sayfalarca uzatabilirsiniz. Ama hiç gerek yok. Devlet gördü ve emir gereği görmezden geldi. Kendisine açık bir saldırı yapılmadığı sürece terör örgütünün de teröristin de üzerine gitmedi. Olay olduğunda sadece o olayla ilgili rutin soruşturma yapıldı O kadar.
Evet, iktidar, “7 başlı ejderha” ile barış görüşmesi yapmanın hata olduğunu bundan bir yıl önce görmüştü. Ben ilk defa Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın bu konudaki bir demecini dinlediğimde kendi kendime: “Bu iş bitmiştir” demiştim. Ama Sayın Yalçın Akdoğan “ Analar Ağlamasın”, “Ülkenin zenginliği terör için heba edilmesin” diyerek ısrarla görüşmeleri devam ettirmeye çalıştı.
Kendisine verilen görev buydu. Bunu yapmaya çalıştı. Sanırım hiçbir zaman “samimiyet sorgulaması”na girişmedi. Samimiyet sorgulamasına girişecek makamda değildi çünkü. İcra makamında idi. Barış sürecini başarı ile tamamlamak görevi kendisine verilmişti.
Sorgulamaya kalksa, “yukarı”ya karşı bir güvensizlik gibi algılanabilirdi. O da bunu hiç istemedi. Ancak meseleyi sadece Yalçın Akdoğan’ın kişisel çabası ve görev anlayışı ile açıklamak da doğru olmaz. Irak’ta ve Suriye’de devam eden bir “iç savaş” vardı. Ve seçimler yaklaşmaktaydı. Her iktidar gibi AKP iktidarı da seçimleri güvenli bir şekilde bitirebilmeyi birinci öncelik yaptı. Birçok şeye sadece seçimden önce bir çatışma ortamı doğmasın diye göz yumdu. Bence “Çözüm Süreci” seçimden epeyce önce “buzdolabına” konulmuştu zaten.
Bu yüzden Diyarbakır’da, Batman’da 50’ye yakın “sivil halkın” acımasızca öldürülmesi üzerine “rutin dışı” hiçbir şey yapılmadı. 15 yaşındaki Kürt genci Yasin Börü’nün nasıl öldürüldüğü beyaz camlarda unutulup gitti.
Hem de iktidarın konuyu öne çıkarmaya çalışmasına rağmen. Yazık ki Sinop’ta görünen “Badem” adlı yunus yavrusu kadar bile haber yapılmadı. Aynel Arap (Company, Kobani) olaylarında yaşanan “İkinci Habur Şovuna” karşı bu yüzden sessiz kalındı.
Ve seçimler bitti. HDP seçimin en büyük galibi idi. Barajı aştığı gibi en yakın “rakibi” MHP kadar milletvekili çıkarmıştı. Eğer barajı aşamasa idi uygulanacak olan “A Planı” hemen rafa kaldırılarak “B Planı”nın uygulanmasına geçildi.
Ancak zamanlama bakımından büyük bir taktik hata yapıldı. Daha doğrusu, olayların akış hızı, planın hemen devreye konulmasını gerektirdi. “Suruç Katliamı” her zaman ortaya çıkabilecek bir olay değildi.
Bu büyük ve önemli olaydan yararlanmak ve “indifadayı” başlatmak gerekirdi. Emir bu şekilde geldi. Artık “düğmeye basılmıştı”. Olay bir tarihçi gözüyle 1821’lerde yaşanan Yunan İsyanının planlanandan önce başlatılmasına benzemekteydi. Bunu da başka bir yazımızda sizlerle paylaşacağız.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...

Reklam

4 Yorumlar

  1. 14-15 yaşındaki lise öğrencisi kız-erkek çocukların zorla dağa götürülmesi sırasında gördü.
    Annelerin Diyarbakır Belediyesi önünde çadır kurup haftalarca çocuklarını geri istemesi sırasında gördü.

  2. Hele taşımalı savcılar, hâkimler yoluyla bu işin yapılmaya çalışılması sıradan Türk insanını fazlasıyla üzdü. Türk insanı kendi kendine hep şu soruyu soruyordu: “Ben olsam, ben bir suç işlesem, DEVLET benim için böyle bir şey yapar mıydı?”

  3. Çünkü örgüt “7 başlı bir ejderha” gibi.
    Siz bu 7 baştan hangisi ile çözüm süreci başlattınız, hangisi “çekiliriz” dedi; hangisi “çekilmeyiz” dedi.
    Bir defa burası açık değil.

  4. “Terörist” mi? “Gerilla” mı? Yoksa hayatları ile kumar oynanan zavallı, işsiz güçsüz gençler mi?

Comments are closed.