Ana Sayfa Yazarlar Cumhuriyet Döneminde Kürtler

Cumhuriyet Döneminde Kürtler

107
PAYLAŞ

“Cumhuriyet Türkiye’si ta Milli Mücadele yıllarından itibaren hiçbir zaman bir Kürt-Türk ayırımı yapmadığı gibi Kürt adı verilen aşiretleri Türklüğün dışında düşünmemişti”. Türk Milli Bütünlüğü İçerisinde DOĞU ANADOLU, Ankara 1992, s. 192.

Çanakkale savaşında omuz omuza savaşan Anadolu halkı Kurtuluş Savaşı’nda da birlikte idiler.
Çerkez Ethem ve arkadaşları ilk zamanlarda Milli Kuvvetlerle birlikte iken sonradan ters düşmüşlerdi. Ancak bu siyasi bir çekişme olarak görünmekteydi. Tıpkı daha sonra Refet Bele’lerin, Kâzım Karabekir’lerin ters düşmesi gibi.
Sevr tasarısında Fırat’ın doğusunda, Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilaf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyonun özerk bir yönetim biçimi hazırlaması kabul edilmişti.
1921 yılı Mart ayında yapılan öneride yumuşatılma yoluna gidilmiş 1922 Mart ayında yapılan öneride ise Kürt konusu hiç yer almamıştır.
Doğal olarak Lozan’da da Kürt konusu hiçbir şekilde görüşülmemiştir (Nutuk, Konya 2011, s. 504- 505).
1923- 1924 arasında Birinci Meclis’te ağalar, şeyhler, dervişler saygın bir yer tutarlar.
1926’da başlayan ikinci dönem, dinî atmosfer için de, etnik atmosfer için de iç açıcı değildi.
Normal siyasi kıpırdanmalar bile ya “gericilik”, ya da “bölücülük”le ilişkilendirilerek yasaklandı.
İzmir Suikastı teşebbüsü sebebiyle içlerinde eski Bakanlar, eski generaller de bulunan 13 kişi idam edildi.
Şeyh Said İsyanı için “siyasi isyan” ve “Kürt isyanı” denilse de son zamanlarda bunun Kürt isyanı değil “İslami kökenli bir isyan” olduğu bazı radikal İslamcılar tarafından daha yüksek seslerle dile getirilmektedir.
Açıkçası bu dönem İstiklal Mahkemeleri dönemidir ve rejimin sadık neferleri dışında hiç kimse tarafından normal bir dönem olarak görülmemiştir. Dönemin sadık neferleri, Cumhuriyet şehzadeleri ise bu dönemi “ O dönemin şartları onu gerektiriyordu” diyerek savunmuşlar ve aynı gerekçe ile savunmaya devam etmektedirler.
1937 Dersim İsyanı ise 1926’dan sonra görülen en geniş kapsamlı ayaklanma idi. Bu tür ayaklanmaya katılanlar, “Molotof atmak”, “silah sıkmak”, “kaymakamlığı basmak” gibi suçlamalarla değil, “Cumhuriyeti yıkmaya tam teşebbüs” ten yargılanıyorlardı.
Aslında yapılan sadece Kürtlere yönelik bir uygulama değildi. Devletin genel uygulaması bu idi. Menemen’de Asteğmen Kubilay’ı şehit eden yobaz Derviş Vahdetî ve arkadaşları da aynı şekilde asılmışlardı. Hatta asılanların içerisinde bir de Yahudi vardı. Yahudi’nin asılma sebebi de olay sırasında Derviş Vahdetî’yi alkışlamış olması idi. O da diğer yobazlarla birlikte sallandırıldı.
Dolaysıyla Dersim İsyanı sırasında uçakların halkın üzerine bomba yağdırmasının yasal gerekçesi Cumhuriyete karşı isyan idi.
13 bin 807 kişinin hayatına mal olan bu isyan Cumhuriyetin kendini koruma mekanizması kuralları içerisinde bastırılmış ve yıllarca askerin bir düğmesini bile koparmaya kimse cesaret edememişti.
27 Mayıs İhtilali sonucu sol ve ona bağlı olarak aşırı sol hareketleri güçlenince Kürtçülük hareketi de bunun gölgesinde kendisine gelişme zemini buldu. Bu ortak yaşama bugüne kadar aynı şekilde devam etti: “Kahrolsun faşizm”, “Yaşasın halkların kardeşliği”.
Tek Parti döneminde kendisine büyük bir gelişme imkânı bulamayan siyasî Kürtçülük sistem içerisinde yerel aristokratlar tarafından TBMM’nde temsil edilmekle; bazen de 1-2 Bakan çıkarabilmekle yetinmek zorunda kaldı.
Demokrat Parti (DP) döneminde Kürt halkının bir kısmı yeni partiyi kurtuluş reçetesi gibi gördü. Ancak DP de temel olarak CHP’nin siyaset okulundan mezundu.
Sonuçta bazı dinî figürlerde şekilsel bir takım değişiklikler yapıldıysa da temelde değişen bir şey yoktu.
Devlet, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan ve farklı bir dil konuşan bu Müslüman halkı coğrafî etkenler dolayısıyla ana dillerini unutan ve karma bir dil konuşan Müslümanlar olarak görüyordu.
Atatürk’ün vatandaşlık tanımı içerisinde bu insanlar zaten Türk’tü. Çünkü “Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağları ile bağlı olan herkes Türk”tü. Ama buna sadece aslen ve neslen Türk olanlar inandı.
Daha sonra Kürtler tarafından alay konusu haline getirilen “kart- kurt” hikâyesi bu dönemin ürünü idi. “O dönemin şartları içerisinde” Kürt ve Kürtçülük konuları devlet tarafından “tabu” olarak görülmekteydi.
Açıkça “Ben Kürdüm” demek bile “Kürtçülük” olarak sayılabiliyordu. Kürt milliyetçiliğinin uyandırılmaması için 1944 yılında “Türkçülük” yapanlar takibata uğratılıyorlar, “tabutluklarda” yatırılıyorlardı. Siz “Türkçülük” yapmayın ki onlar da “Kürtçülük” yapmaya kalkışmasınlar deniliyordu.
Buna rağmen “Ne mutlu türküm diyene” vecizesi 2000’li yıllara kadar dağa taşa, heykellere, anıtlara gururlarla yazdırıldı.
Hem Tek Parti döneminde hem de DP döneminde Doğu ve Güneydoğu Anadolu mahrumiyet bölgesi ve dolayısıyla sürgün bölgesi idi.
Resmi öğretide, Kürt diye ayrı bir millet yoktur. Bunların aslı Oğuz Türkü’dür. Göktürk Kitabeleri’ nde bile bunların adı geçer. Dağlık bölgede yaşadıkları için dilleri Arapça ve Farsça ile karışmış ve zamanla Kürtçe diye ayrı bir dil çıkmıştır. Bu dilin Kırmança, Zazaca gibi 4 ayrı lehçesi bulunması da bu yüzdendir.
“B. Nikitin, Minorsky ve Martinus Von Burinessen gibi bölücülerin iddialarına mesnet yaptıkları yazarlar dahi “Kürt ırkı diye bir ırkın mevcudiyeti” konusunda kat’i konuşamamakta, delil ileri sürememektedirler”.1 Bu satırların yazarları ise Bahaeddin Ögel, Hakkı Dursun Yıldız, Fahrettin Kırzıoğlu, Mehmet Eröz, Bayram Kodaman, Abdülhalûk Çay gibi ilk dördü merhum olmuş bulunan tanınmış, saygın hocalardı.
Samimi olarak bu şekilde düşündüklerine inanıyorum.
(Türk Milli Bütünlüğü İçerisinde Doğu Anadolu, Boğaziçi Yayınları, Ankara 1992, s. 192.)

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...

Reklam

4 Yorumlar

  1. “Menemen’de Asteğmen Kubilay’ı şehit eden yobaz Derviş Mehmet ve arkadaşları da aynı şekilde asılmışlardı. Hatta asılanların içerisinde bir de Yahudi vardı. Yahudi’nin asılma sebebi de olay sırasında Derviş Mehmet’i alkışlamış olması idi. O da diğer yobazlarla birlikte sallandırıldı”.
    Derviş Vahdeti, 31 Mart Ayaklanması’nın baş aktörü idi. Menemen Olayı’nda baş aktör Derviş Mehmet idi. Dalgınlıkla Mehmet yerine Vahdeti yazmışım. Düzeltiyor ve okuyucularımdan özür diliyorum.

  2. Normal siyasi kıpırdanmalar bile ya “gericilik”, ya da “bölücülük”le ilişkilendirilerek yasaklandı.

  3. Devlet, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan ve farklı bir dil konuşan bu Müslüman halkı coğrafî etkenler dolayısıyla ana dillerini unutan ve karma bir dil konuşan Müslümanlar olarak görüyordu.
    Atatürk’ün vatandaşlık tanımı içerisinde bu insanlar zaten Türk’tü. Çünkü “Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağları ile bağlı olan herkes Türk”tü. Ama buna sadece aslen ve neslen Türk olanlar inandı.

  4. Resmi öğretide, Kürt diye ayrı bir millet yoktur. Bunların aslı Oğuz Türkü’dür. Göktürk Kitabeleri’ nde bile bunların adı geçer. Dağlık bölgede yaşadıkları için dilleri Arapça ve Farsça ile karışmış ve zamanla Kürtçe diye ayrı bir dil çıkmıştır. Bu dilin Kırmança, Zazaca gibi 4 ayrı lehçesi bulunması da bu yüzdendir.

Comments are closed.