Ana Sayfa Yazarlar Bir Demokrasi Şehidi: Cavit Bey

Bir Demokrasi Şehidi: Cavit Bey

168
PAYLAŞ

Cavit Bey, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında gözde Maliye nâzırı idi. 1875 yılında Selanik’te doğmuştu. Babası Selanik dönmelerinden tüccar Recep Naim Efendi idi.

İstanbul’da Mekteb-i İdadî-i Mülkî adıyla bilinen İstanbul Lisesi’nde okudu. O dönemin en gözde mekteplerinden Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’yi 1896 yılında bitirince Ziraat Bankası’nda göreve başladı.

1902 yılında siyasi amaçlarla Selanik’e döndü. Mekteb-i Fevziyye’nin müdürlüğünü üstlendi. 1908- 1912 arasında Meclis-i Meb’usan’da Selanik milletvekili olarak görev yaptı. 1912 yılında Selanik, Yunanistan tarafından işgal edilince Kal’a-i Sultanî (Çanakkale) meb’usu oldu. 1916 -1917 yıllarında İttihat ve Terakki Partisi’nin üst düzey yönetici kadrosu içerisinde yer aldı. Talat Paşa gibi Cavit Bey de 33. derecede, itibarlı bir mason idi.

İlk kez 1909 yılında Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinde Maliye nâzırı oldu. Az sonra İbrahim Hakkı Paşa hükümetinde yine Maliye nâzırı idi. 1912 seçimlerinden sonra Said Paşa kabinesinde Nafia (Bayındırlık) nâzırı oldu. 12 Ocak 1913 tarihinde İttihat ve Terakki’nin ünlü Bâb-ı Ālî Baskını’ndan sonra tekrar Maliye nâzırlığına getirildi. Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalarak İngiliz ve Fransız kapitülasyonlarının kaldırılabileceğine inanıyordu. Enver Paşa’nın çabalarıyla Osmanlılar Almanya’nın yanında savaşa girince görevinden istifa etti.

CAVİT BEYSavaştan sonra İttihat ve Terakki’nin lider kadrosu olan Enver, Talat, Cemal üçlüsü yurt dışına kaçınca 1917 yılında yeniden atandığı Maliye nâzırlığından ayrılmak istedi. Israrlar üzerine Ahmet İzzet Paşa kabinesinde görev aldı ancak İttihat ve Terakki’nin en önde gelen isimlerinden birisinin artık hükümette kalması kolay değildi. 8 Kasım 1918’de görevi bırakmak zorunda kaldı. İttihatçılarla birlikte o da yargılandı ve gıyabında 15 yıl kürek cezasına mahkum edildi. Fransa’ya ve sonra İsviçre’ye kaçtı. Avrupa’da kaçak İttihatçılarla ilişkilerini sürdürdü. İsviçre’de bulunduğu sırada (1921) Şehzade Burhaneddin Efendi’nin eski eşi Aliye Hanım’la evlendi.

Şubat 1921’de toplanan Londra Konferansı’na Ankara hükümetinin delegasyonlarından birisi olarak katıldı ve başarılı hizmetlerde bulundu. Bunun karşılığında 2,5 yıl sonra İstanbul’a dönebildi. Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nde çok iyi bir maaşla işe başladı.

21 Kasım 1922’de Lozan’da başlayan konferansta “müşavir” olarak g örev yaptı. Ancak eski bir İttihatçı’nın Lozan’da bulunması Ankara tarafından hoş karşılanmadı. Durum Lozan’a bir telgrafla bildirildi. İsmet Paşa tarafından görevden alındı ve yurda dönmek zorunda kaldı (Selim İlkin, “Câvid Bey, Mehmed”, DİA, 7, İstanbul 1993, s. 175).

CAVİT41924 yılında Meclis Reisi Fethi Okyar’ın isteği üzerine İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası raporunu hazırlayan heyete başkanlık yaptı. Ancak onun İttihatçı kimliği yeni kurulan Cumhuriyet için bir tehlike olarak görülmekteydi. Devletin birçok organında etkili faaliyetler yürüten İttihat ve Terakki kalıntıları Cumhuriyet tarafından dikkatli şekilde izleniyordu.

1926 yılında ortaya çıkan İzmir Suikastı olayı devlet için bu İttihat ve Terakki tehlikesinin ortadan kaldırılması yolunda büyük bir fırsat olarak değerlendirildi. Cavit Bey, İzmir Suikastına karıştığı iddiası ile tutuklandı. Ancak İzmir Suikast girişimi ile doğrudan bir ilgisi olmadığı için serbest bırakıldı. İstiklal Mahkemesi, İzmir’deki işini bitirip 18 Temmuz 1926’da Ankara’ya dönünce hemen yeni bir dosya ile mahkemeyi topladı. 2 Ağustos 1926’da 45 İttihatçı ve Terakkiperver Fırka üyesi sorguya alındı. 30 günde 47 duruşma yapılarak karara varıldı. Her zaman olduğu gibi avukat tutulmasına gerek görülmedi.

Mahkemenin bir numaralı sanığı Cavit Bey’dir. En büyük suçu ise İttihat ve Terakki Partisi artıklarıyla İstanbul’daki evinde 2 gün süren toplantılar yapmış olmasıdır. Ama esas sebep bu kişilerin varlığının yeni yapılacak icraatlar için tehlike olarak görülmesidir. Batı finans çevrelerinin Cavit Bey’i idamdan kurtaracağı söylentileri Ankara kulislerinde yayılmış ve Gazi’ye kadar ulaşmıştı. Metin Toker’in İsmet İnönü’ye dayanarak verdiği bir habere göre “Gazi bir düşünmüş ve şöyle demiş: “Bir asın bakalım, ne olacak…” (Taha Akyol, Atatürk’ün İhtilal Hukuku, Doğan Kitap Yayınları, İstanbul 2012, s. 502).

Mahkeme Başkanı Ali Çetinkaya, Cavit Bey’in asılacağını karardan 1,5 ay önce zaten açıklamıştı. İdamın 30 Ağustos’tan önce bitirilmesi gerekli görüldüğünden mahkemenin kararı saat 22.00’de Hapishane müdürünün odasında Cavit Bey’in yüzüne karşı okundu. Odada imam hazır beklemekteydi. Gazi Paşa’ya ve İstiklal Mahkemesi üyelerine ayrı ayrı selam söyledi. Hüseyin Cahit’e (Yalçın) özel vasiyette bulundu. 26 Ağustos 1926 Perşembe günü saat 23.00’de lüks lambalarıyla yarım yamalak aydınlatılmış olan hapishanenin Yenişehir’e bakan yakasında kurulan masaya çıkarak cellatlara vazifelerini yapmalarını söylerken çok rahattı (Polat Tunçer, İttihatçı Cavit Bey, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010, s. 282).

Cavit Bey, iyi yetişmiş, Yahudi asıllı bir Osmanlı aydını idi. Onun idamı İzmir Suikastı girişimi ile ilgili değildi. Devlet, eski İttihatçıların yeni Terakkiperverlerle birleşerek güçlü bir muhalefet oluşturmasını, maraza çıkarmasını istemiyordu. Bu dönemi anlatmak için kullanılan çok amaçlı ve en inandırıcı açıklama imdada yetişti: “O zamanki şartlar o şekilde yapılmasını gerektiriyordu”. Ve o şekilde yapıldı. Cavit Bey idam edildi.
Artık Adnan Menderes’e ve diğer demokrasi şehitlerine “iade-i itibar” yapıldığına göre Cavit Bey’e de itibarının iade edilmesi gerekir. Bunu yapmak Cumhuriyetimizi küçültmez, aksine daha da güçlü kılar.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...

Reklam