Siyasi tarihimizin en tatsız tuzsuz, hevessiz, isteksiz, zorlama referandumu bir anda turuncu rengine boyandı. Bir Hollanda krizi çıktı, 200 yıllık batılılaşma mücadelemiz sorgulanmaya başlandı.

Neredeyse tüm Avrupa karşımıza dikildi. Onlar bize biz onlara söylenmedik söz bırakmıyoruz.
Vatandaşa sorsanız, niye başladı Hollanda krizi diye, iki bakanın gece yarısı bu ülkeye girişlerinin yasaklanması, atlı köpekli engellemeleri diyecektir. Niye iki bakan bu ülkeye gitti? Referandum da evet oylarını artırmak için. Peki ihtiyaç var mı? 1 Kasım seçim 2015 seçim sonuçlarına bakalım:

Hollanda’da 245 bin 523 seçmen var, bunların yüzde 70’i AKP’ye oy vermiş. Yani AKP dünya genelinde en fazla oyu bu ülkede almış. Teşekkür gezileri yapılsa yeridir. AKP, Almanya’da 340 bin oyla yüzde 60 oranına ulaşmış, Danimarka’da çıkan oy yüzde 50.

Bu oranlara MHP’yi de eklersek, evetçiler, İsveç dışında, kuzey batı Avrupa ülkelerde açık ara önde. Bu oylar bir gecede hayır cephesine kaymayacağına göre neden bu ülkelerde kampanya yapılmasına gerek duyuluyor? Galiba bir şeyler ters gidiyor ki yurt dışı oylarına ihtiyaç var. O zaman diğer ülkelere de gidilsin.
En son seçimlerde 55 ülkede sandık kurulmuş. Bu ülkelerden 20’sinde CHP, 10’da HDP en fazla oy almış.

Batı Avrupa ülkelerini çıkarsanız geri kalan toplamı bir milyon oyu geçmez ama örneğin HDP’ye en fazla oy çıkan İngiltere, İsveç, İsviçre, Kanada, Japonya gibi ülkelere neden gidilmiyor, vatandaşlarla düğün salonlarında hasret giderilmiyor? Keza, CHP’ye fazla oy çıkan ABD, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bulgaristan, İran, Katar, Çin, G. Afrika, İspanya, İsrail, Rusya, Yunanistan gibi ülkelerde neden evet kampanyaları yapılmıyor da illâki Hollanda, Danimarka, Almanya diye tutturuluyor? Madem bir evet oyu bile kıymete bindi, dünya turuna çıksın bakanlar.
Şunu da sormak lâzım; her seçimde, referandumda bu tür krizler yaşanacak mı? Kendi günlük, saatlik krizlerimiz yetmiyormuş gibi bir de “nazi, faşist, diktatör” başlıklı çıkmazlarla mı uğraşacağız?

Bir yanda “dünya devleti olacağız, deyip haritada zor bulunan ülkelere yardım yapacağız, ticareti geliştireceğiz”, diyoruz diğer yanda dost bildiğimiz, iki saat mesafelik kapımızın önündeki ülkelerle kıyasıya ağız dalaşına giriyoruz. Bu gidişle Ankara’da açık Avrupa ülkesi büyükelçiliği kalmayacak.
Dahası bu tür gerginliklerle bu ülkelerde yaşayan, iş kuran vatandaşlarımızın geleceğini, “aşırı milliyetçilerin” önüne yem olarak atıyoruz, onların hedef tahtalarına koyuyoruz, politikalarına “meze” yapıyoruz. İslam fobisinin yanında bir de Türk fobisini pekiştiriyoruz. Ne uğruna?