Basın özgürlüğü nedir?

0
205

 

Sıkılmazsanız, bugün yine İsveç’ten söz edeceğim… Aslında basın özgürlüğü konusunu yazacaktım ve bunu Anayasa yerine geçen 5 yasadan biri olarak uygulayan İsveç’in aklıma gelmemesi olanaksızdı…

Önce “hiç kimsenin siyasi görüşleri nedeniyle işine son verilemeyeceği” kuralı, özellikle basında geçerli olduğunu söyleyeyim…

Basın alabildiğine özgür ama, kendi kendine sıkı etik kurallar koymuş durumda. Bunlar arasında Türkiye’de gazeteciliğe başlamış birine çok ilginç, hatta aykırı gelebilecek olanlar da var elbette ki. Örneğin, bırakın bir zanlıyı, suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşmiş birinin bile tam kimliğini açıklamak yasak. Bunun yaratacağı etkinin; o kişinin cezasını çektikten sonra iyi bir vatandaş olarak topluma geri dönebilmesi açısından ciddi sakıncaları olduğu düşünülüyor. Ancak söz konusu olan ülke çapında aleni hale gelmiş, karışanlarının kimlikleri herkes tarafından bilinir hale gelmiş bir olay ise o zaman bu kural yumuşatılabiliyor..

Bunu ilk öğrendiğimde, aynı kuralın Türkiye’de de geçerli olmasının nasıl sonuç doğurabileceğini düşünmüştüm. En başta, böylesine köklü bir değişikliğin öyle son noktada kimsenin takmayacağı etik kurallarla sağlanamayacağı kesindi. Yasa gerekirdi yani. Üstelik gazetelerin hiç polis adliye haberi yayınlamaması gibi garip bir durum da çıkabilirdi ortaya. Klasik Türk yayıncılık anlayışına göre, böyle bir haberin gazeteye girebilmesi için; suçlunun, mağdurun, dolaylı olarak da olsa karışan herkesin isimleri ve hatta fotoğrafları olması, haberin olmazsa olmazıydı ne de olsa.

Ama ya söz konusu olay, ülkenin çıkarlarını, hatta güvenliğini ilgilendiriyorsa ne olacaktı. O zaman da mı geçerli olmalıydı böyle kurallar? Toplumun böyle bir durumda olayı her yönüyle bilme hakkı ne oluyordu? Ya da, bir gazetecinin sınırsız basın özgürlüğünden yararlanarak; ülkesinin çıkarlarına, içinde yaşadığı toplumun güvenliğine zarar verecek bir şey yapması serbest mi olmalıydı..?

Kendi kendime sorduğum bu sorunun yanıtı çok çabuk aldım…

O yıllarda radikal sol çevrelerin çok beğendiği bir haftalık gazete yayınlanıyordu İsveç’te. Folket i Bild Kulturfront adındaki bu gazetenin yazarları arasında, Jan Guillou adında, aristokrat bir aileden gelen tanınmış bir gazeteci vardı. Başka bazı aristokratlar gibi, o da şiddetli bir burjuva karşıtıydı ve kendini radikal sola yakın buluyor, iktidardaki Sosyal Demokratlar’ı da şiddetle eleştiriyordu…

Folket i Bild Kulturfront’un yeni sayısının yayınlandığı bir Pazartesi günü, tüm İsveç’i karıştıran bir haberle, gündeme oturuvermişti Jan Guillou. Gerçek bir bomba patlatmış, salt gazetecilik açısından bakıldığında, müthiş bir olay gerçekleştirmişti. Haber; o güne kadar kimsenin varlığını bile bilmediği IB’yi, yani İsveç Askeri Haber Alma Örgütü’nü ortaya çıkarıyordu. Tüm belge ve kanıtlarıyla hem de.

Haber; gün boyunca radyo ve televizyon yayınlarına katılıp görüşlerini bildirenler arasında farklı tepkilere neden olmuştu bu arada. Gerçi böyle bir gizli operasyona izin verdiği için Hükumet’i suçlayanlar da vardı ama, önemli bir bölüm bunun ülke güvenliğine zarar vereceğini savunuyordu… Asıl bomba ise bir gün sonra patladı. Polis, savcının talimatıyla Jan Guillou’yu gözaltına almış, hemen peşinden de ‘Devlet sırrını açıklayarak ülke güvenliğini riske soktuğu’ gerekçesiyle dava açılmıştı adamın hakkında.

Doğrusu bunun daha büyük bir karışıklığa neden olacağını zannetmiştim. Basın Özgürlüğü’nün bu kadar önemli olduğu bir ülkede kıyamet asıl şimdi kopacak diye düşünmüştüm. Bir gün sonranın gazetelerinde, Jan Guillou hakkında dava açılmasını kayda değer biçimde eleştiren hiç bir şey yoktu. İşin ilginci, dava açılmasıyla birlikte adamın tutuklanmasına da gerek görülmemiş ve serbest bırakılmıştı. Ama kendisinin bile gazetelere yansıyan bir tepkisi yoktu. İlginç bir biçimde herkes, o haberle İsveç’in güvenliğini riske atacak bir Devlet sırrının açığa çıkarılmış olduğunu ve bunun cezasız kalmaması gerektiğini kabullenmiş görünüyordu…

Yargılanması da çabucak tamamlandı ve ‘Devlet sırrını açığa vurmaktan’ suçlu bulunarak 6 yıl hapse mahkûm edilmişti. Karar yüzüne karşı okunduktan sonra da tutuklamamıştı onu mahkeme. Ve ne ilginçtir ki, mahkeme çıkışında etrafını çeviren gazetecilere, kararı eleştiren tek bir kelime söylememiş, öyle basın özgürlüğünden filan da söz etmemişti.

Diyeceğim, basın özgürlüğü bazen ülke güvenliğine zarar verebilir… Ama bu onun sınırlandırabileceği anlamına gelmiyor kesinlikle..!