Trabzonspor’un yeni yapılan muhteşem stadına Şenol Güneş’in adının verilmesi bazı eleştirilere yol açtı. Oysa son derece isabetli bir karardır bu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın haklı olarak belirttiği gibi, “Marifet iltifata tabidir.”

Güneş, bugüne kadar gösterdiği başarılarla iltifatı çoktan hak etmişti.

Türkiye’yi futbolda dünya üçüncüsü yaptı. 2002’de UEFA tarafından yılın teknik adamı seçildi. Çalıştırdığı dönemde Trabzonspor’a süper kupa dahil 5 kupa kazandırdı. Yine geçen yıl Beşiktaş’ı süper lig şampiyonluğuna ulaştırdı.
Oyunculuk kariyeri de başarılarla dolu. Kalesini koruduğu dönemde Trabzonspor lig şampiyonlukları dahil 18 kupa kazandı. Süper ligde oynadığı maçlarda 1112 dakika gol yemeyerek bu alanda rekor kıldı. Defalarca yılın sporcusu oldu.
Şenol Güneş’in centilmenliğine, efendiliğine ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Magandaların hakim olduğu Türk futbol arenasında kişiliğiyle pırıl pırıl parladı. Polemikler içinde yer almadı, oynadığı ve çalıştırdığı takımlarla da zamanı geldiğinde yollarını el sıkışarak ayırdı.
Eğitim Fakültesi mezunu olan ve bir süre öğretmenlik de yapan Güneş, ilkokul seviyesini aşamayan futbol dünyamızda tahsiliyle de ön plana çıktı.

Tabii, başarılı insanları yaşarken ödüllendirmek, onurlandırmak uygulamasının Şenol Güneş’le sınırlı kalmaması gerekir.
Bir sinema enstitüsüne Nuri Bilge Ceylan, bir edebiyat fakültesine Orhan Pamuk, bir konservatuvara Fazıl Say, bir spor akademisine Kenan Sofuoğlu, bir üniversiteye Aziz Sancar’ın adı verilse fena mı olur yani?
Bu liste elbette uzatılabilir…
Ülkesine büyük hizmetlerde bulunmuş, uluslararası arenada bayrağımızı göndere çektirmiş insanların adının öldükten sonra da yaşatılması önemlidir. Ama bundan daha önemlisi onları yaşarken onurlandırmak, gururlandırmak değil midir?